Muhammed Kutub’un dikkat çektiği temel mesele, aslında bugün Müslümanların önünde duran en büyük muhasebe sorularından biridir:

Kur’an hayatımızın neresinde?

Evimizin en yüksek rafında mı, hayatımızın tam ortasında mı?

Dilimizde mi, ahlâkımızda mı?

Duvarımızda mı, davranışlarımızda mı?

Kur’an, yalnızca okunmak için gönderilmiş bir kitap değildir. O; insanı inşa etmek, toplumu ihya etmek, hayatı hak, adalet, merhamet ve ahlâk üzere tanzim etmek için gönderilmiş ilahî bir rehberdir.

Onun harflerine hürmet edip hükümlerine yabancılaşmak; güzel sesle tilavet edip hayattaki sesine kulak vermemek, üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken büyük bir çelişkidir.

Cenazemizde Kur’an var, mevlidimizde Kur’an var, hastamızın başucunda Kur’an var…

Peki ya ticaretimizde?

Komşuluğumuzda?

Aile hayatımızda?

Miras taksimimizde?

Kul hakkına riayetimizde?

Adaletimizde, merhametimizde, sözümüzde ve ahdimizde?

Asıl mesele burada başlıyor.

Hayırlı Ümmet Olmak Bir Unvan Değil, Sorumluluktur

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/110)

Bu ayeti yalnızca bir övgü olarak okumak eksik olur. Çünkü ayet, “hayırlı ümmet” olmanın sorumluluğunu da beraberinde getirir:

İyiliği emretmek, kötülüğe karşı durmak ve Allah’a iman etmek…

Öyleyse “en hayırlı ümmet” olmak bize verilmiş değişmez bir paye değil; omuzlarımıza yüklenmiş ağır bir emanettir.

Kur’an’ın ahlâkından uzaklaşıp yine de Kur’an ümmeti olduğumuzu söylemek yetmez.

Çünkü isim insanı kurtarmaz; iddianın şahidi hayattır.

Müslümanlık, kimlikte yazılı bir aidiyete; dilde tekrarlanan birkaç söze ve belirli günlerde yerine getirilen merasimlere indirgenirse din, insanı ve toplumu dönüştüren ruhundan uzaklaştırılmış olur.

Muhammed Kutub’un dikkat çektiği tehlike de budur:

Müslümanlığın yaşanan bir hakikat olmaktan çıkıp yalnızca bir isme dönüşmesi…

Kur’an’ı Hayattan Çekince Hayatın Ölçüsünü Kaybettik

Biz Kur’an’ı hayatımızdan uzaklaştırdığımız ölçüde, Kur’an’ın inşa etmek istediği insan tipinden de uzaklaştık.

Kur’an doğruluğu öğretti; yalan sıradanlaştı.

Emaneti öğretti; güven azaldı.

Adaleti emretti; menfaat adaletin önüne geçti.

Gıybeti yasakladı; insanların arkasından konuşmak sohbet kültürüne dönüştü.

İsrafı yasakladı; gösteriş hayat tarzı hâline geldi.

Kul hakkından sakındırdı; başkasının hakkını çiğnemek kimi zaman “işini bilmek” diye alkışlandı.

Merhameti öğretti; fakat güçsüz karşısında merhametimiz azaldı.

Sonra oturup soruyoruz:

“Biz nasıl bu hâle geldik?”

Belki de soruyu başka türlü sormalıyız:

Kur’an’ın ölçülerini hayatımızdan çıkardıktan sonra başka ne olmasını bekliyorduk?

Bir toplumun evlerinde mushaf bulunabilir; fakat o toplum Kur’an’ın ahlâkından uzak yaşayabilir.

Mushafı başımızın üstüne koymak hürmettir; fakat hükmünü hayatımızın üstünde tutmak teslimiyettir.

İhtiyacımız olan da budur.

Ölülerimize Okuduk, Dirilerimize Yaşatamadık

Belki de en acı taraf burasıdır.

Kur’an’ı ölülerimize okuduk; fakat dirilerimizin nasıl yaşaması gerektiğini ondan yeterince öğrenemedik.

Hastalarımıza şifa niyetiyle okuduk; fakat toplumumuzun ahlâkî hastalıklarına onun ölçüleriyle çare aramakta eksik kaldık.

Çocuklarımız Kur’an okumayı öğrensin istedik; fakat Kur’an ahlâkıyla yaşamaları için aynı hassasiyeti her zaman gösteremedik.

Güzel sesle okunmasına hayran kaldık; fakat bize ne söylediği üzerinde aynı ciddiyetle durmadık.

Oysa Kur’an yalnız mezarlıklarda yankılanan bir ses değildir.

Kur’an yaşayanlara hitap eder.

İnsana…

Aileye…

Tüccara…

Yöneticiye…

Öğretmene ve öğrenciye…

Anneye, babaya ve evlada…

Sokağa, çarşıya, pazara, mektebe ve memlekete…

Çünkü Kur’an’ın gayesi insana yalnızca nasıl öleceğini hatırlatmak değil, nasıl yaşaması gerektiğini de öğretmektir.

Kur’an Bilgiden Önce Bir İnşa ve Diriliş Çağrısıdır

Kur’an’ın dilini, belâgatını, fesahatini, kıraatini ve tefsirini öğrenmek elbette kıymetlidir. Asırlar boyunca oluşan İslam ilim geleneği büyük bir hazinedir.

Fakat bütün bu ilimlerin nihai gayesi, insan ile Allah’ın kelamı arasına duvar örmek değil; insanı vahyin hakikatine yaklaştırmaktır.

Kur’an’ın kelimelerini çözüp hayatımızın düğümlerini çözemiyorsak bir yerde eksiklik vardır.

Tefsir okuyup komşumuzun hakkını gözetmiyorsak…

Helalden söz edip ticaretimizde hile yapıyorsak…

Adaleti anlatıp iş kendi yakınımıza geldiğinde terazinin kefesini değiştiriyorsak…

Merhametten bahsedip güçsüzü eziyorsak…

Buradaki mesele yalnızca bilgi eksikliği değildir.

Asıl mesele, bilginin ahlâka dönüşmemesidir.

Kur’an’ın istediği insan yalnızca bilen insan değildir.

Bildiği hakikatle değişen, değiştiği hakikatle çevresini değiştiren insandır.

Sezai Karakoç’un düşünce dünyasının merkezinde yer alan “diriliş” fikri de tam burada anlam kazanır. Onun düşüncesinde diriliş, yalnızca geçmişin ihtişamını hatırlamak değildir; insanın kendi özüne, inancına ve medeniyet kaynağına yeniden dönmesidir.

Karakoç’un ifadesiyle:

“İslâm, insanlığın dirilişidir.”

Bu dirilişin yolu ise önce insanın kendi içinde başlamalıdır.

Çünkü toplumun dirilişi, insanın dirilişinden; insanın dirilişi ise kalbin ve zihnin hakikatle yeniden buluşmasından geçer.

Kur’an’ı yalnızca geçmişten kalan mukaddes bir metin olarak görürsek onu tarihin içine hapsederiz. Oysa Kur’an, her çağın insanına yeniden seslenen ve onu ayağa kalkmaya çağıran diri bir hitaptır.

Yeniden Kur’an’a Dönmek

Bugün Müslüman dünyanın ihtiyacı, Kur’an’ı yeniden keşfetmekten çok, Kur’an ile yeniden sahici bir ilişki kurmaktır.

Kur’an’ı başucu kitabımız yapmalıyız; fakat yalnızca başucumuzda duran bir kitap olarak değil…

Karar verirken ona müracaat edilen,

öfkelendiğimizde ölçüsü hatırlanan,

ticaret yaparken hükmü gözetilen,

evlat yetiştirirken terbiyesi esas alınan,

yönetirken adaleti aranan,

severken de kızarken de hududu korunan,

zenginleşirken şükrü, fakirleşirken sabrı hatırlatan bir hayat rehberi olarak…

Kur’an bize yalnızca ibadetlerimizin şeklini değil, hayata nereden ve hangi ölçüyle bakacağımızı da öğretir.

Muhammed Kutub’un üzerinde durduğu Kur’an perspektifi burada önem kazanır.

Kur’an’la yaşayan insan, olayların yalnızca görünen yüzüne bakmaz. Kazancı sadece para, kaybı sadece mal, başarıyı sadece makam, gücü sadece iktidar olarak değerlendirmez.

Onun başka bir terazisi vardır:

Hak ve bâtıl…
Helal ve haram…
Adalet ve zulüm…
Emanet ve ihanet…
İhlas ve riya…

Bu ölçüler kaybolduğunda Müslüman, dünyanın kendisine dayattığı kavramlarla düşünmeye başlar. Bir müddet sonra olaylara yön veren değil, olayların peşinden sürüklenen hâle gelir.

Kur’an Bizi Değiştirmiyorsa Kendimizi Sorgulamalıyız

Şimdi kendimize zor fakat gerekli bir soru sormalıyız:

Yıllardır Kur’an okuyoruz; peki Kur’an bizi ne kadar değiştirdi?

Dilimiz daha mı doğru?

Elimiz daha mı emin?

Kalbimiz daha mı merhametli?

Ticaretimiz daha mı helal?

Ailemiz daha mı huzurlu?

Komşumuz bizden daha mı emin?

Yetimin hakkı karşısında daha mı hassasız?

Makam ve para karşısında daha mı vakuruz?

Kul hakkından daha mı çok korkuyoruz?

Eğer cevaplarımız bizi rahatsız ediyorsa kabahati Kur’an’da değil, Kur’an ile kurduğumuz ilişkide aramalıyız.

Çünkü Kur’an değişmedi.

Değişen biziz.

Kur’an uzaklaşmadı.

Uzaklaşan biziz.

Kur’an sustuğu için değil, biz onun sesine hayatımızda yeterince yer vermediğimiz için savruluyoruz.

Muhammed Kutub’un Kur’an’a dönüş çağrısıyla Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinin buluştuğu yer de burasıdır:

Önce insan dirilecek.
Sonra ahlâk dirilecek.
Sonra aile dirilecek.
Sonra toplum dirilecek.
Ve nihayet medeniyet yeniden ayağa kalkacaktır.

Bunun başlangıcı ise Kur’an’ı raftan indirip yalnızca elimize almak değil; kalbimize, aklımıza ve hayatımıza taşımaktır.

Çünkü Kur’an geçmiş çağlardan bize kalan mukaddes bir hatıra değil; bugünü kuran, yarına istikamet veren ilahî kelamdır.

Kur’an’ı hayatımızdan uzaklaştırırsak yolumuzu kaybederiz.
Kur’an’ı hayatımızın merkezine koyarsak önce kendimizi, sonra istikametimizi, ardından medeniyetimizi yeniden buluruz.

İşte gerçek diriliş de burada başlar.