Yüce Yaratıcı’nın koyduğu temel ölçüler zamana, mekâna ve şartlara hapsedilemez. Çünkü ilâhî hakikatler, insanın yalnızca belli vakitlerde hatırlayacağı geçici kurallar değildir. Onlar, tayin edilmiş saate kadar; yani insanın ömrü ve dünyanın nizamı devam ettiği müddetçe geçerliliğini koruyan şaşmaz ölçülerdir.
İnsan bazen sorumluluğunu zaman ve mekânla sınırlandırarak vicdanını rahatlatmaya çalışır. Evinde dikkatli davranır, iş yerinde ölçüyü kaçırır. Misafirlikte edepli görünür, sokakta aynı hassasiyeti göstermez. İnsanların yanında haramdan sakınır, yalnız kaldığında sınırları unutur. Oysa Allah’ın gördüğü yerde bulunmak için kalabalığa ihtiyaç yoktur. O’nun hükmü gündüz başka, gece başka değildir; evde geçerli olup çarşıda hükümsüz kalmaz.
İsraf bunun en açık örneklerinden biridir.
İnsan, hayatının her alanında israftan kaçınmakla yükümlüdür. Evinde ekmeği çöpe atmazken iş yerinde elektriği gereksiz yere tüketemez. Sofrasında suyu dikkatli kullanırken bir başkasının malını hoyratça harcayamaz. Misafirlikte ölçülü davranıp kendi imkânlarının başına geçtiğinde savurganlaşamaz. Sokakta çevreyi kirletmediği hâlde makamında zamanı, yetkiyi ve kamu malını israf edemez.
Çünkü israf yalnızca çok yemek, fazla su harcamak veya gereksiz eşya satın almak değildir. Zamanın da, sağlığın da, sözün de, sevginin de, bilginin de israfı vardır. İnsanları boş yere oyalamak zaman israfıdır. Lüzumsuz konuşmak söz israfıdır. Emaneti ehline vermemek imkân israfıdır. Bir insanın gönlünü kırmak sevgi israfıdır. İlmi menfaat uğruna kullanmak ise hakikat israfıdır.
İsraf eden kimseye “müsrif” denilmesi, yalnızca bir adlandırma değildir; insanın davranışının zamanla şahsiyetine dönüşmesini anlatır. Bir fiil tekrarlandıkça alışkanlık, alışkanlık yerleştikçe huy, huy kökleştikçe karakter olur. İnsan önce israf eder, sonra israfa alışır, nihayet israfı hayat tarzı hâline getirir.
İşte tehlike burada başlar.
Kötü fiil insanı toplumun güveninden uzaklaştırır. Güvenini kaybeden kimse zamanla dostlarından, dostluğunu kaybeden ise iyiliği hatırlatan çevresinden mahrum kalır. Yalnızlaşan insan, nefsinin ve şeytanın vesveselerine karşı daha korunaksız hâle gelir. Çünkü insanı kötülükten alıkoyan şey yalnızca kanunlar değil; vicdan, güzel çevre, samimi dostluk ve iyiliği hatırlatan nasihatlerdir.
Ancak burada önemli bir ayrımı unutmamak gerekir: Zemmedilmesi gereken insanın kendisi değil, işlediği kötü fiildir. Günahkârı bütünüyle dışlamak, onu iyiliğe çağırmak değildir. Asıl vazife; kötülüğe karşı tavır almak, fakat kötülüğe düşen insanı da bütünüyle terk etmemektir. Çünkü yalnız bırakılan kişi bazen hatasından dönmek yerine hatasına daha sıkı sarılır. Merhamet, yanlışı alkışlamak değil; yanlışa düşeni hakikate çağırmaktır.
Bugün insanlığın yaşadığı pek çok sıkıntının temelinde, ilâhî ölçüleri belirli zamanlara ve mekânlara hapsetmek vardır. Ramazan’da ölçülü olup diğer aylarda savurganlaşmak; camide edepli olup ticarette hile yapmak; ibadet ederken kul hakkını unutmak, hakikati parçalayarak yaşamaktır. Oysa güzel ahlâk mevsimlik değildir. Dürüstlüğün mesai saati, merhametin tatil günü, adaletin bekleme odası yoktur.
İnsan nerede bulunursa bulunsun aynı vicdanı taşımalıdır. Çünkü insanın gerçek şahsiyeti, kendisini görenlerin yanında sergilediği davranışlarda değil, hiç kimsenin görmediğini sandığı anda yaptığı tercihlerde ortaya çıkar.
Bu sebeple zamana hasredilemeyecek her hususta dikkatli olmalıyız. İsraf etmemenin, adaletli davranmanın, emaneti korumanın, doğru söylemenin ve kul hakkından sakınmanın belirli bir saati yoktur. Bunlar hayatın tamamına yayılan sorumluluklardır.
Unutmayalım: Hakikat vakte göre değişmez; değişen, insanın hakikate karşı aldığı tavırdır. İnsan, kendisini her an ilâhî huzurda bilirse davranışları da mekâna göre renk değiştirmez. Evde başka, işte başka; ibadette başka, ticarette başka bir insan olmaz.
Çünkü iyiliğin saati yoktur.
Kulluk, hayatın tamamıdır.