İnsan yaş aldıkça çocukluğunu değil, aslında kaybettiği sadeliği özlüyor.
Çocukken düştüğümüzde dizimiz kanardı; biraz ağlar, sonra kalkıp yeniden koşardık. Büyüdük… Artık dizlerimiz değil, gönlümüz yaralanıyor. Üstelik bazı yaraların ne kabuğu görünüyor ne de izi.
Çocukken bir tek düştüğümüz için acısaydı içimiz…
Bir oyuncağımız kırıldığı için üzülseydik yalnızca…
Bir arkadaşımız küstüğünde dünyanın sonu geldi sansaydık…
Şimdi insanı yoran düşmek değil; kime güveneceğini bilememek.
Acıtan yara değil; yaranın sevdiğin elden gelmesi.
Yoran yol değil; yanlış insanların ardından çok uzun yürümek.
Çocukken kalbimiz de küçüktü belki ama içine dünya kadar sevgi sığardı. Şimdi evlerimiz büyüdü, sofralarımız çeşitlendi, imkânlarımız çoğaldı; fakat birbirimize ayırdığımız vakit küçüldü. Aynı sofrada oturup başka dünyalara bakıyor, yüzlerce insana ulaşabiliyor ama bazen yanı başımızdakinin gönlüne ulaşamıyoruz.
Belki de büyümek, sandığımız kadar kazanmak değildir.
Çünkü insan bazen para kazanırken huzurunu, makam kazanırken tevazusunu, çevre kazanırken dostlarını, dünyaya yetişmeye çalışırken de kendini kaybedebiliyor.
Onun için insanın içinde biraz çocuk kalmalı.
Bir çiçeğe bakınca sevinebilmeli.
Kırıldığında kin biriktirmek yerine affedebilmeli.
Sevdiğine sevgisini söylemeyi yarına bırakmamalı.
Ve dünyanın bütün hesaplarına rağmen kalbinin bir köşesini hesapsız bırakabilmeli.
Keşke çocuk olsak yeniden…
Bir tek düştüğümüz için acısa içimiz;
ve kalbimiz, çok koştuğumuz için çarpsa sadece.
Fakat zaman geriye dönmüyor.
Belki mesele yeniden çocuk olmak da değildir.
Mesele, büyürken kaybettiğimiz o temiz kalbi yeniden bulabilmektir.
Çünkü insanın gerçek ihtiyarlığı saçlarının ağarmasıyla değil, hayretinin, merhametinin ve sevgisinin azalmasıyla başlar.