Zamanın en büyük garabetlerinden biri şudur ki; insanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yaklaşmış, fakat gönüller birbirlerinden hiç olmadığı kadar uzaklaşmıştır. Şehirler büyümüş, yollar çoğalmış, haberleşme vasıtaları sürat kazanmış; lakin insanın insana varan yolu daralmıştır.
Bugün aynı caddelerde yürür, aynı vagonlarda yol alır, aynı meydanlarda nefes alırız. Omuzlarımız birbirine değer; fakat kalplerimiz birbirine uğramaz. Yüzlerimiz birbirini görür; fakat ruhlarımız birbirini tanımaz. Kalabalıkların ortasında bir yalnızlık, gürültülerin içinde derin bir sessizlik hüküm sürmektedir.
Halbuki Anadolu irfanı bize başka ve gerçek bir hayatın mümkün olduğunu yaşayarak göstermiştir.
Bu toprakların hikmeti, insanı yalnız beden olarak değil; gönül, vicdan ve merhamet sahibi bir emanet olarak görmüştür. Bir kapı çalındığında açılan yalnız ev değil, gönül olmuştur. Bir sofraya oturan yalnız misafir değil, bereket olmuştur. Bir selam yalnız söz değil, güven ve muhabbet köprüsü sayılmıştır.
Yunus Emre'nin diliyle söyleyecek olursak, insanın insana varması, Hakk’a varmasının da bir yoludur. Çünkü gönül, Cenâb-ı Hakk'ın nazargâhıdır. Gönül kırmak Kâbe yıkmaya benzer; gönül yapmak ise en güzel ibadetlerden biridir.
Ne var ki çağımızın insanı, saadeti hakikatte değil, görüntüde aramaktadır. Her daim gülmek, her an mutlu olmak, hiç üzülmemek ister. Acıyı kusur, kederi eksiklik, sabrı ise yük sayar. Oysa meyve nasıl güneşle birlikte yağmurun da terbiyesinden geçerse, insanın da sevinç ve hüzünle olgunlaşır.
Anadolu'nun berrak gönüllü sultanı Hz. Mevlana boşuna dememiştir:
“Dert insana yol gösteren kandildir.”
Çünkü dertsiz gönül ham kalır; imtihansız insan kemâle ermez. Nice gönüller vardır ki gözyaşıyla yıkanmış, sabırla yoğrulmuş ve sonunda hikmetle nurlanmıştır.
Bugün öfkenin çoğalması, merhametin azalması, hasedin yayılması ve insanların birbirine yabancılaşması biraz da bundandır. İnsan, insanın yükünü taşımaktan vazgeçince yalnızlaşır; yalnızlaştıkça katılaşır; katılaştıkça da kendi fıtratından uzaklaşır.
Oysa bizim medeniyetimiz “Ben” üzerine değil, “Biz” üzerine kurulmuştur. Komşunun açlığı kendi açlığımız, yetimin hüznü kendi hüznümüz, mazlumun feryadı kendi feryadımız sayılmıştır. Çünkü biliriz ki insan, ancak bir başka insanın yarasına merhem olabildiği kadar insandır.
Mevlânâ'nın, Hacı Bektaş-ı Velî'nin, Yunus'un, ve nice gönül erlerinin asırlardır anlattığı hakikat budur: Muhabbet, yaratılışın özüdür. Kin ve nefret ise toplumları fitne ve fesada sürükleyen gönülleri çamurlaştıran kötü haslettir.
Belki de bugün yapmamız gereken şey, yolun karşı tarafına geçmektir. Nefretten sevgiye, kibirden tevazuya, bencillikten kardeşliğe doğru yürümektir.
Çünkü insanın gerçek zenginliği malında değil, gönlündedir. Hakiki yoksulluk ise sevgisiz kalmaktır.
Bir gönle dokunabilmek...
Bir yaraya merhem olabilmek...
Bir insanın duasında yer bulabilmek...
İşte bütün servetlerin üstünde olan hazine budur.
Zira bu dünyanın sonunda geriye kalan ne şöhrettir ne servet ne de alkışlar...
Geriye yalnızca gönüllere ekilen güzellik tohumları kalır.
Ve Anadolu irfanı, asırlardan hâlâ aynı hakikati haykırmaktadır:
"Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl."
Öyleyse gönüller arasındaki mesafeyi azaltalım. Çünkü insan, insana yaklaştıkça kendine; kendine yaklaştıkça da Rabbine yaklaşır.
Selam Muhabbet ve Dua ile…