İnsanın hayatında en çok övülen erdemlerden biridir sabır…
Anadolu irfanı da, tasavvuf geleneği de, aile terbiyesi de insana önce sabretmeyi öğretir. Çünkü sabır; aceleyle yıkılmamak, zorluk karşısında dağılmamak, vakti gelince açacak güle inanabilmektir. Ham meyvenin dalında olgunlaşmasını beklemek gibi…
Fakat sabır, çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Kimi insanlar sabrı sadece susmak sanır…
Kimi insanlar sabrı boyun eğmek sanır…
Kimi insanlar da her acıya katlanmayı sabır zanneder.
Oysa Kur’ân bize sabrın ne olduğunu çok derin bir şekilde öğretir:
Kur'an-ı Kerim’nde Rabbimiz buyurur:
“Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”
Bu ayet bize çok büyük bir hakikati öğretir:
Sabır tek başına bir susuş değildir.
Sabır; imanla, hakikatle, salih amelle ve hakkı tavsiye etmekle birlikte anlam kazanır.
Dikkat edelim…
Ayette sadece “sabredin” denmiyor.
Önce iman var…
Sonra salih amel var…
Sonra hakkı tavsiye etmek var…
Ve en sonunda sabrı tavsiye etmek var.
Demek ki sabır, haktan kopuk bir tahammül değil; hakkın yanında sebat etmektir.
Büyük âlimler de sabrı böyle anlamışlardır.
İmam Gazâlî sabrı, nefsin arzularına karşı direnmek olarak anlatır. Ona göre sabır, pasif bir bekleyiş değil; insanın içindeki taşkınlığa karşı kurduğu manevi bir iradedir. Sabır, insanı küçülten bir boyun eğiş değil; insanı yücelten bir ahlâk terbiyesidir.
İmam Rabbânî ise mektuplarında sabrı, “Hak yolunda sebat” olarak tarif eder. Çünkü ona göre kul, Allah için dayanır ama bâtıla teslim olmaz.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî der ki:
“Sabır, acıdır ama meyvesi tatlıdır.”
Fakat burada kastedilen, zulmün altında ezilmek değil; hakikatin olgunlaşması için insanın içindeki fırtınayı terbiye etmesidir.
Yunus Emre sabrı, aşk yolunun imtihanı olarak görür. Fakat onun sabrı da zillete razı olmak değildir; Hakk’a yürürken nefsin dikenlerine katlanmaktır.
Ve yakın çağın büyük düşünürlerinden Sezai Karakoç, sabrı yalnızca kişisel bir tahammül olarak değil, dirilişin mayası olarak görür.
Onun düşüncesinde sabır; yıkılmış bir medeniyetin yeniden ayağa kalkabilmesi için gösterilen manevi direniştir.
Sezai Karakoç’un dünyasında sabır, susup yok olmak değildir;
külden yeniden doğmayı bilmektir.
O, bir yerde adeta şunu hatırlatır:
İnsan sadece acıya katlanmak için değil, hakikati yeniden kurmak için sabretmelidir.
Onun “Diriliş” fikri tam da bunu söyler:
Sabır, ölümün içine razı olmak değil; ölümün içinden hayat çıkarabilmektir.
Bu yüzden gerçek sabır, boyun eğmek değil; kuvvet kazanmaktır.
Sabır, insanın içinde bir direnç inşa etmesidir.
Kırılmadan ayakta kalabilmesidir.
Fırtınanın önünde savrulmak değil, köklerini toprağa daha derin salabilmektir.
Nitekim ayette “birbirlerine hakkı tavsiye edenler” buyuruluyor.
Bu ne demektir?
Bu, kötülük karşısında susmamak demektir.
Bu, zulmü normalleştirmemek demektir.
Bu, hakikati birbirine hatırlatmak demektir.
Çünkü hakkı tavsiye etmeyen bir sabır, bazen sadece korkuya dönüşebilir.
Ve korkunun adı sabır değildir.
İslam bize çok açık bir ölçü de öğretir:
Zulme rıza da zulümdür.
İbn Teymiyye der ki:
“Allah adil devleti ayakta tutar, zalim devleti ise ayakta tutmaz.”
Bu söz bize şunu öğretir:
Sabır, zulmün devamı için değil; adaletin yeniden doğması için olmalıdır.
Said Nursî de sabrı anlatırken, “musibete karşı tahammül” der ama aynı zamanda zulme ve haksızlığa karşı hakkın yanında durmayı öğütler. Çünkü sabır, hakkı terk etmek değildir.
'Devam Edecek'