“Kitap okuyan kalmadı.”
“Kimse artık kitap okumuyor.”
“Gençler kitaptan uzaklaştı.”
“İnternet kitapçılığı çıktı, basılı kitabın eski değeri kalmadı.”
Bu sözleri sokaktaki vatandaştan duyabiliriz. Fakat elinde yetki, bütçe ve imkân bulunan bir yöneticiden duyduğumuzda şu soruyu birlikte düşünmek gerekir:
Okuma kültürünü güçlendirmek için daha neler yapabiliriz?
Yöneticilik, yalnızca sorunları tespit etme değil; çözüm üretme, kurumlar arası iş birliği kurma ve imkânları toplumun geleceği için seferber etme sorumluluğudur.
Elimizde bütçe, kültür merkezi, personel ve tanıtım imkânı varsa, bunları okuma kültürünü geliştirmek için daha etkili biçimde değerlendirebiliriz. “Millet okumuyor.” demek yerine, bu tabloyu değiştirecek ortak adımları konuşmak daha yapıcı olacaktır.
Sözüm yalnızca belediye başkanlarına değil; valisinden kaymakamına, bürokratından eğitimcisine, vakıf ve derneklerinden sivil toplum kuruluşlarına kadar toplum adına sorumluluk üstlenen herkesedir.
Makamların adı değişir, ortak sorumluluğumuz değişmez.
Şimdi birlikte şu sorular üzerinde düşünelim:
Kaç çocuğun eline nitelikli bir kitap ulaştırabildik?
Kaç okulun kütüphanesini zenginleştirdik?
Kaç mahallede yaşayan, nefes alan bir kütüphane kurabildik?
Kaç genci şair, yazar ve düşünce insanıyla buluşturabildik?
Kaç yerli yazara, edebiyat dergisine ve kültür faaliyetine destek olabildik?
Bu soruların cevaplarını birlikte aramak, “Bu millet okumuyor.” demekten çok daha değerlidir.
Biz, ilk vahyin ilk emri “Oku!” olan bir medeniyetin mensuplarıyız:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”
İlk emir “seyret”, “alkışla” veya “gösteriş yap” değildir.
Oku!
İlimle, düşünerek, anlayarak ve insan olmanın sorumluluğuyla oku.
Bugün “Kitabın değeri kalmadı.” deniliyorsa önce şu soruyu sormalıyız:
Kitabın mı değeri kalmadı, yoksa biz mi kitaba gereken değeri vermekte zorlanıyoruz?
Çünkü mesele yalnızca okurun tercihi değildir. Toplumun önüne neyin değer olarak konulduğu da belirleyicidir. Ekranların hayatımızdaki yerini artırırken kitabı, fikri ve nitelikli kültür faaliyetlerini de görünür kılmanın yollarını aramalıyız. Gençlerin neden okumadığını sorgularken, onları okumaya teşvik edecek ortamları birlikte oluşturmalıyız.
Sanata karşı değiliz.
Konser de olsun, tiyatro da, festival de. Meydanlar dolsun. Fakat eğlenceyle kültürün birbirini tamamlayabileceğini unutmayalım. Kalabalıkların yanında düşünceye, edebiyata ve kalıcı eserlere de yer açalım.
Sahne ışıkları söner, afişler iner, kalabalıklar dağılır. İyi bir kitap ise yıllar sonra bile konuşmaya devam eder. Bir çocuğun eline verilen kitap onun hayatını değiştirebilir; bir cümle insanı ayağa kaldırabilir, bir fikir nesle yön verebilir, bir eser milletin hafızasını ayakta tutabilir.
Bugün bazı kurumlarda kültür faaliyeti denildiğinde akla ilk olarak konser, festival ve gösteri geliyor. Bunların yanında kitap, şair, yazar, düşünce ve irfan için de daha geniş bir alan açabiliriz.
Bir gecelik programlar için ayrılan kaynakların yanında kalıcı kütüphaneler, yazar buluşmaları ve okuma programları için de aynı kararlılığı gösterebiliriz. Bir meydanı dolduran kalabalıkla gurur duyarken, kütüphaneleri dolduran gençleri de aynı heyecanla destekleyebiliriz.
Kültür, yalnızca kalabalık toplamak değil, insan yetiştirmektir.
İnternet kitapçılığının gelişmesi de bir engel olarak görülmemelidir:
“Artık herkes internetten alıyor.”
E alsın!
Kitap dükkândan, fuardan veya internetten alınmış olabilir. Asıl soru, okunup okunmadığı ve okuma alışkanlığının nasıl güçlendirileceğidir. Çağ, teknoloji ve satış yöntemleri değişir; fakat düşünmenin, öğrenmenin ve okumanın değeri değişmez.
Üstelik internet kitabın düşmanı değil, doğru kullanıldığında onu milyonlara ulaştırabilecek güçlü bir imkândır. Mesele telefonun varlığı değil, çocuğun karşısına kitapla, kültürle ve düşünceyle güçlü bir dünya koyabilmektir.
Bir şehir düşünün:
Konser takvimi dolu, kitap takvimi sınırlı.
Kültür merkezi var, düşünce faaliyetleri daha az görünür.
Festival var, edebiyat meclisleri yeterince yer bulamıyor.
Reklam panoları dolu, fakat şair, yazar ve kitap tanıtımları daha az dikkat çekiyor.
Bu tabloyu değiştirmek mümkündür.
Okumayı ne zaman daha görünür ve itibarlı hâle getirebildik?
Toplum neyi sürekli görürse ona yönelir; neyi desteklersek onu çoğaltır; neyi değerli gösterirsek gençlik ona özenir.
Bu nedenle artık yalnızca şikâyetleri değil, ortak hedefleri ve uygulanabilir adımları konuşmalıyız.
Konserin yanında kitap fuarı da olsun. Festivalin içinde şiir, edebiyat ve düşünce de yer alsın. Meydanlar dolarken kütüphaneler de dolsun. Sanatçı kadar yazar, şair, öğretmen ve fikir insanı da desteklensin.
Ancak bu çağrılar temenni olarak kalmamalıdır. Her kurum sorumluluğunu takvime, bütçeye ve ölçülebilir hedeflere bağlamalıdır.
Belediyeler her yıl en az bir mahalle kütüphanesi açmayı hedeflemeli; kitap, üye ve ziyaretçi sayılarını kamuoyuyla paylaşmalıdır. İhtiyaç sahibi çocuklara nitelikli kitap setleri ulaştırılmalı, dağıtım sonuçları düzenli biçimde değerlendirilmelidir.
Valilikler ve kaymakamlıklar, her ilçede düzenli olarak yazar, şair ve düşünce insanlarını öğrencilerle buluşturmalı; katılımı ve okuma sonuçlarını kayıt altına almalıdır.
Okullar, öğrencilerin yalnızca okuduğu kitap sayısını değil, kitaplar üzerine yaptıkları sunum, değerlendirme ve tartışmaları da takip etmelidir. Kütüphaneler okul çıkışından sonra açık tutulmalı; ödünç kitap, yeni üye ve etkinlik verileri düzenli olarak yayımlanmalıdır.
Kültür bütçelerinin belirli bir bölümü tek gecelik etkinliklerin yanında kitap alımı, kütüphane kurulumu, yazar buluşmaları ve okuma programlarına da ayrılmalıdır. Bu pay ve harcama kalemleri şeffaf biçimde ilan edilmelidir.
Her ilçe yılda en az bir kitap fuarı veya edebiyat buluşması düzenlemeli; yerel yazarların, yayınevlerinin ve edebiyat dergilerinin katılımını sağlamalıdır. Sivil toplum kuruluşları da düzenli okuma toplantıları yapmalı, okunan eserleri ve katılımcı sayılarını kamuoyuyla paylaşmalıdır.
Kamu kurumları, kültür etkinliklerini yalnızca katılımcı sayısıyla değil; kitap, kütüphane ve okuma alışkanlığına katkısıyla değerlendirmelidir.
Bu hedeflerde eksiklik görüldüğünde suçlayıcı bir dil yerine, hangi alanda desteğe ve iş birliğine ihtiyaç duyulduğu açıkça ortaya konulmalıdır.
Çünkü mesele kitap satmak değildir.
Mesele insan yetiştirmektir.
Mesele bir milletin geleceğidir.
Bu yüzden “Kitap okuyan kalmadı.” diyen herkes şu soruyu birlikte düşünmelidir:
Kitabın yanında daha ne kadar durabiliriz?
İlk emrimiz “Oku!” ise son sözümüz “Kimse okumuyor.” olmamalıdır.
Şikâyet eden değil, hedef koyan, iş birliği yapan ve sonuçlarını paylaşan olalım.
Çünkü ekranlar kapanır, sahneler söner, makamlar el değiştirir.
Ama fikir kalır.
Kitap kalır.
İrfan kalır.
Ve bir millet, gürültüyle değil; kitapla, ilimle, düşünceyle ve irfanla yükselir.