SİVAS’taderviş-meşrep ve melek-siret bir dostum var; eski Türk edebiyatının en seçkin uzmanlarından biri olduğunu rahatlıkla söyle-yebileceğim şair Hüseyin Akkaya... Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’yle İletişim Fakültesi’nde dekanlık, Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda da müdürlük gibi önemli görevler de üst-lenmiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bir profesör…
Bu noktaya adeta tırnaklarıyla tırmanan, var olabilmek, ayakta ka-labilmek için nice çetin imtihandan geçen sevgili dostumun asıl imti-hanı az çok rahata erdiği ve hayal ettiği eserleri yazmak için hazırlandı-ğı günlerde başladı; ne zaman biteceği belli olmayan ve her babayiğidin geçemeyeceği bir imtihan... Yedi-sekiz yıl önce bir gün İstanbul’da ziyaretime gelmişti, çok üzgün görünüyordu. Sebebini sorunca eşi Müzeyyen Hanım’ın –ki çok sevdiğim bir sınıf arkadaşımın kız karde-şidir– nadir görünen bir hastalık olan miyozit’e yakalandığını, hastalığın doktor doktor dolaştıktan sonra İstanbul’da bir uzman tarafından teşhis edildiğini söylemişti. Çeşitli sebeplerle bağışıklık sisteminin kas-lara hücumuyla başlayan, bütün vücudu yavaş yavaş adeta pelte haline getirip güçten düşüren, son merhalesinde ise gözbebekleridışında bü-tün vücudun hareketsiz kaldığı bir hastalık... Tedavi alternatif tıp dâhil her yola başvuran, çalmadık kapı bırakmayan dostum artık çaresizdi.
Müzeyyen Hanım’ı iki yıl önce ziyaret etmiştim; henüz oturabili-yor ve yüzünden hiç eksik olmayan tebessüm, hastalığını tevekkülle kabul ettiğini gösteriyordu. Zarif, vakur, kendine has bir aurası olan Müzeyyen Hanım misafirlerini en iyi haliyle karşılamak için özel olarak giyinmişti. Bir süre sohbet ettikten sonra Hüseyin’in emekli olunca rahatça çalışıp eserlerini yazmak için bir kütüphane olarak hususi bir itina ile düzenlediği salona geçmiştik. Bu, bir eski edebiyat hocasının değil, çok farklı ilgi alanlarına sahip bir aydının çalışma mekânıydı; ne var ki çilekeş dostum artık yirmi dört saat sevdiği kadınla meşgul ol-mak zorundaydı; birbirlerine bağımlı hale gelmişlerdi. Ne okuyacak zamanı vardı Hüseyin’in ne yazacak... Sadece şiir yazabiliyordu. Son şiirlerinden birinde yedi-sekiz yıldır, yani hastalığın teşhis edildiği gün-lerden beri yaşadığı ruh halini ve ızdırabı mısralara dökmüştü: “Gamla HâreliMelâl” ismini verdiği bir şiir yazdı. Çok sevdiği eşinin gözlerin-deki hüznü, havayı kederle dolduran “yağmur yüklü” bakışını, uzaklara dalıp dalıp gidişini, yüzünden sessizce uçup giden tazeliği ve dudakla-rının soluveren alını anlatarak başladığı şiiri şöyle devam ediyor:
Endâmın düşüverse aynalar ışıl ışıl
Yürüsen bastığın yer hemen çiçeklenirdi
Sen nerdeysen ordaydı hoşluklar incelikler
Onlar da bir zamandı geçip gittiler şimdi
Sen ömrün bu deminde elemle kızaran gül
Izdırap deryâsında sığındığım adasın
İçimde medcezirler vehimler endişeler
Kalbimde içe doğru kanayan bir yarasın
Önümde günden gün eriyen bir güzellik
Âh Tanrım, bu acıya nasıl katlanır insan
Aşktır bunca azâba dayanma gücü veren
Merhamettir insanı göğe kanatlandıran
*
Hüseyin’le nasıl ve ne zaman tanıştığımızı hatırlamadığım için kendisine sormuştum. Aslında Sivas’ta aynı okulda okumuşuz; o ben-den üçsınıf gerideymiş, bu yüzden tanışmamışız. Mezuniyet yıllığını hazırlarken okulumuzdan çıkan şairlerin de tanıtıldığı bir bölüm hazır-lamak istemişler. Ben o sıralarda Bursa’da okuyordum, şiirle haşir ne-şirdim ve Türk Edebiyatı dergisine gönderdiğim şiirler yayımlanıyordu; bunlar arasında eski tarzda olanlar da vardı. Kubbealtı Akademi Mecmua-sı’nda da bir kasidem, Türk Edebiyatı dergisinde birkaç gazelim ve “Yahya Kemal’in Veda Gazeli’ni Tahmis”im yayımlanmıştı. Bunu öğrenen Hüseyin, bir akşam, şiir meraklısıarkadaşlarından Ali’yle Yahyabey Mahallesi’ndeki evimize gelmişler–Sivas’ta olduğuma göre herhalde tatildeydik– oturmuş, konuşmuşuz. Neşatî’nin “nihanız” redifli gazelini de taştir etmiş, ancak meşhur son beytinin altından kal-kamamıştım; onu okumuş ve son beyti taştir veya tahmis etmenin im-kânsız olduğunu söylemişim. Birtakım tavsiyelerde bulunmuş ve de-mişim ki: “Son zamanlarda daha çok felsefe okuyorum!”
Hüseyin’in arkadaşı Ali’yle birlikte ziyaretime geldiklerini hayal meyal hatırlıyordum, fakat ayrıntıları tamamen unutmuşum. Aziz dos-tumun berrak hafızasını kıskanmamak mümkün değil. Yaşadığı her şeyi dün yaşamış gibi bütün ayrıntılarıyla anlatır. Daha da şaşırtıcısı, çocukluğundan beri okuyup sevdiği eski ve yeni bütün şiirleri–ki bu şiirler arasında Yunus Emre’ninkilerin özel bir yeri vardır– hafızasına almış olmasıdır, elbette kendi şiirlerini de... Okumaya başladı mı hiç teklemeden saatlerce devam edebilir. Hüseyin ayaklı bir şiir antolojisi-dir diyebilirim; bulunduğu dost meclislerinde ondan mutlaka şiirler okuması istenir.
Şiire aşırı tutkunluğun sonu şairliktir. Hüseyin de lise ve üniversi-te yıllarında şiirler karalamaya başlamış. Yükseköğrenimini edebiyat alanında yapmasını da şiir sevgisine bağlamak mümkündür. Bu mace-rasını ilk ve şimdilik tek şiir kitabı olan Aynadan Geçen Şiirler’in başın-daki “Bu Kitabın Hikâyesi” başlıklı yazısında uzun uzun anlatıyor. Demiryolcu babası akşamları köşe minderine oturur, Yunus Emre, Erzurumlu Emrah, Sümmanî, Âşık Ruhsatî gibi şairlerden şiirler okurmuş. Bu şiirlerin zihnine mısra mısra âdeta nakşolduğunu söyle-yen aziz dostum, ortaokul ve lise yıllarında Türkçe ve edebiyat ders kitaplarındaki bütün şiirleri de ezberlemiş. Çocukluktan gençliğe adım attığı sıralarda hayatı ve eşyayı şiirle kavramaya çalışıyor, yaşayan şair-lere ve eserlerine imreniyormuş. Üniversite yıllarında hakiki şiirin kolay ulaşılabilir bir cevher olmadığınınfarkına varmış. Akademik hayata adım atınca da anlamış ki bu vadide başarılı olabilmek için bütün me-lekelerini aklının emrine vermesi gerekiyor. Şiir, gerçekten çok kıskanç, ortak kabul etmeyen bir sanattır. Akademik başarı düzenli ve disiplinli çalışmayı gerektirir, şiirse serazad bir ruhu... Şiir yazmayı ister istemez bırakan Hüseyin, elbette beğendiği şiirleriezberlemeye devam ediyordu ve doktorasını bir şair üzerine yapacaktı.
Hüseyin, Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra 1986 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’ne araştırma görevlisi olarak girmiş ve aynı yıl lisansüstü çalışmalar yapmak üzere İstanbul’a gelmişti. Ben de o tarihte Tercümangazetesinin Kültür ve Sanat sayfasını yönetmeye başlamıştım. Bir ara Sivas’tan arkadaşımız olan Talip Mert’in yanında kaldığını işitmiştim, ama görüşüp görüşmediğimizi hatırlamıyorum. İ.Ü. İşletme Fakültesi mezunu olmasına rağmen Osmanlı Arşivi’nde tasnif elemanı olarak çalışan ve arşive nüfuzu sayesinde önemli çalışmalara imza atan Talip deHüseyin gibi melek-siret bir dostumuzdur. İstanbul’da barına-cağı bir yer buluncaya kadar evinde günlerce hiç yüksünmeden misafir ettiği Hüseyin, Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladıktan sonra 1994 yılında Sivas’a dönmüş,araştırma görevlisi olarak girdiği Cumhuriyet Üniversitesi’nde 1998 yılında doçent, 2004 yılında profesör olmuştu. Doktora tezi için –Ömer Faruk Akün’ün İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddesi sayılmazsa– o tarihe kadar ihmal edilmiş, hakkındatek bir akademik çalışma bile yapılmamış bir 18. yüz-yıl şairini, Nevres-i Kadîm’i seçmiş veProf. Dr. Âmil Çelebioğlu yöne-timinde çalışmaya başlamıştı. Çelebioğlu1990 yılında Mekke’de hac farizasını ifa ederken meşhur “Tünel Faciası”nda vefat edince Orhan Bilgin hocayla devam eden Hüseyin’intezi, eski Türk edebiyatı alanında yazılmış en önemli tezlerden biridir ve daha sonra yazılanbirçok tez için örnek teşkil etmiştir. Bu dört başı mamur tezin merhum Şinasi Tekin tarafından Harvard Üniversitesi yayını olarak iki cilt halinde, 1995-1996 yıllarında yayımlandığını hatırlatmama gerek var mı?Tekin, aziz dostumuzun Osmanlı Türk Edebiyatında Süleyman Peygamber ve Şemseddin Sivasî’nin Süleymaniyye’si: İnceleme, Tenkitli Metin ve Tıpkıbasım adlı çalışmasını iki cilt halinde 1997 yılında yayımlamıştır.
Hüseyin Akkaya, yüksek lisans ve doktorasını divan şiiri üzerine yapmıştı, ama aklı hep Yunus Emre’deydi. Babasından dinlediği ve ders kitaplarından öğrendiği şiirleri çok küçük yaşlarda hafızasına alan Hüseyin, bu büyük şairi asıl mânâsında Faruk Kadri Timurtaş tarafın-dan hazırlanan ve Tercüman 1001 Temel Eser serisinin ilk kitabı ola-rak yayımlanan Yunus Emre Divanı’nı okuyunca keşfetti. Tarih 1972... O tarihten beri elinden düşmeyen bu divan, Hüseyin’i Yunus’a sımsıkı bağlamıştı. Hafızasındaki şiirler arasında Yunus’unkiler ayrı bir yer tutuyordu. İnternette Yunus’u anlattığı bir videosunu seyrettim; irtica-len yaptığı konuşmada ihtiyaç duyduğu beyitler ve mısralar ağzından adeta akıyordu. Yıllarca haşir neşir olduğuYunus Emre Divanı’nın sağ-lam bir tenkitli neşrine ihtiyaç duyulduğunu düşünmeye başlayan Hü-seyin, 2013 yılında kolları sıvadı. Eşi Müzeyyen Hanım’ın hastalığına kesin teşhis bir yıl önce konulmuştu. Öyle sanıyorum ki bu beklenme-dik derde göğüs gerebilmesinde Yunus Emre Divanı’nın da payı vardır. Aziz dostum aşk ve hikmet yüklü divanın sayfaları arasında gezinirken aşkta ne kadar sabırsızsa, kahrı o kadar sabır ve tevekkülle karşılayan Yunus’un şu mısralarını sık sık mırıldanmış olsa gerek:
Sabreyleyelüm kahra Allah görelümn’eyler
Âh bu ‘ışkun eseri her kime ugrarısa
Derdine sabretmeyen yolda kalagan olur
Yûnus düşdün bu derde Eyyûb’layın sabreyle
Derde katlanımazsın dermân arzû kılursın
Müzeyyen Hanım’ın hastalığıyla uğraşırken Yunus Emre’yi ihmal etmeyen, yavaş da olsa Tenkitli Yunus Emre Divanı projesini hayata geçirmeye çalışan Hüseyin, Divan’ın en eski yazma nüshalarını topla-maya ve Yunus hakkında yapılan bütün çalışmaları okumaya başlamıştı. Asıl amacı, Sahhaf Raif Yelkenci yazmasına ulaşmaktı. Gölpınarlı tarafından kullanılan ve bir süre sonra sırra kadem basan bu nüshayı bulabilmek için bilgi sahibi olabileceğini tahmin ettiği herkese ulaşan Hüseyin, sonunda Prof. Dr. Mustafa Canpolat’ta fotoğraflarının bu-lunduğunu öğrenir ve bir e-mail göndererek ne yapmak istediğini anla-tır.Bir yandan Müzeyyen Hanım’ın derdine çare bulmak için doktor doktor, şehir şehir dolaşırken bir yandan da Canpolat’ın iade şartıyla gönderdiği fotoğrafları incelemeye başlayan Hüseyin, sayfaların karışık olduğu, numaralarının problemli olduğunu, eksik sayfalar bulunduğu-nu,üstelik kötü çekim yahut baskı yüzünden bazı sayfalarda okunama-yacak kadar kararmış bölgeler bulunduğunu görünce hayal kırıklığına uğrar, ümitsizliğe kapılır. Ta ki 2022 yılı başlarında, Doç. Dr. Güler Doğan Averbek’in Berlin’deki birYunus Emre Divanı yazmasından bah-settiği twit’indeki birkaç varak fotoğrafını görünceye kadar... Fotoğraf-larıyla haşir neşir olduğu için bu varakların Raif Yelkenci nüshasından olduğunu hemen anlayan ve büyük bir heyecana kapılan Hüseyin hiç vakit kaybetmez, doçentlik raporunu yazan beş hocadan biri olduğu için tanıdığı Güler Hanım’ın telefonunu bulup arar. Bu hikâyenin ay-rıntılarını kendisi yazacak. Ben sadece şunu belirtmekle yetiniyorum: Güler Hanım, Raif Yelkenci nüshasının bir dijital taramasını temin edip birkaç gün içinde Hüseyin’e göndermiş.
Aziz dostum, Sivas’a son gidişimde Raif Yelkenci nüshası üzerin-de yaptığı çalışmayı tamamladığını, editörlüğünü yapacak olan Prof. Dr. Orhan Tavukçu’ya Mayıs (2025) başlarında teslim edeceğini söy-ledi. Çok sevindim.
Sivas’a ne zaman yolum düşse, Hüseyin, ne yapıp eder, Müzeyyen Hanım’la ilgilenecek birini bulur vebütün zamanını bana ayırır. Sadece benim için değil, bütün dostları için asla karşılık beklemeden fedakâr-lığa hazırdır. Onun nazarında, Yunus’un ifadesiyle, “Dost sureti gözgü durur bakan kendüyüzin görür.”
Ayna mânâsına gelen gözgü, Yunus’un Türkçesindeki güzel keli-melerden biridir. Hüseyin de yukarıda ismini zikrettiğim Aynadan Geçen Şiirler’deki “Sonsuz Gözgü” şiirinde bu kelimeyi ustaca kullanmıştır:
Açıldım gözlerinden daha derin bir göze
Arındım sularında kapkara günahlardan
Lâyık olabilsem âh o sırlı bahçenize
Geldim kusurlarımla kovma beni kapından
Her şey bir ân içinde sonsuz dâimî bir ân
Açar nâmütenâhî gözlerini mâverâ
Gözgüye gizli yoktur bunu bilmez mi insan
Bi-enn’allâheyerâbi-enn’allâheyerâ
Akademik hayata girince şiiri ister istemez bıraktığını söylediğim Hüseyin, 2010 yılının Muharrem ayında bir akşam vakti ismini taşıdığı Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da yaşadıklarını hatırlayınca birden “Hüseynî bir melâl”e kapılarak kendini bir şiirin ortasında buldu. O akşam do-ğan “Belî Gül” şiiri, artık şiire döndüğü anlamına geliyordu. “Herkese isminden bir nasip vardır” sözü onun için hakikat olmuştu. Esasen kendini bildi bileli gözlerinden nem, kalbinden hüzün eksik değildi. “Belî Gül”ün ardından sökün eden bütün şiirlerin niçin ayna teması üzerine olduğunu sormak istemiştim; övgü dolu sözlerle imzalayıp gönderdiği Aynadan Geçen Şiirler elime geçincebu sorunun cevabını da almış oldum. Hüseyin, kitabın baskı tarihinden (2019) yedi yıl kadar önce bir gün öğle vakti Sivas’ta irfan sahibi bir zat olarak tanınan –benim de birkaç defa ziyaret ettiğim– Bıçakçı İbrahim Usta’nın küçük imalathanesine uğramış. Dinlenmek için mola veren İbrahim Usta, gazete kâğıdı serilmiş eski bir masa etrafına topladığı dostlarıyla sohbet ediyor, bir yan da çay bardakları dolup boşalıyormuş. Sohbet sırasında bir ara duvara raptedilmiş küçük dolabın tozlu çekmecesinden birkaç fersude kâğıt çıkaran İbrahim Usta, bu kâğıtlardan birine yazdığı şiiri okumuş. Şiirin ilk dörtlüğünde aynadan söz ediliyormuş. Ayna imajın-dan etkilenerek içinde derin şiir arzusu uyanan Hüseyin, o günden sonra her mısraında, her beytinde ayna temasının çeşitli şekillerde işlendiği şiirler inşa etmeye karar vermiş. Yazdığı ilk şiir, Aynadan Geçen Şiirler’deki son şiirmiş. Yazı şöyle devam ediyordu:
“Binlerce aynaya düşen binlerce sûret... Aynanın derûnunda aynı anda hem vardırlar hem yokturlar. Bu sûretler ayna karşısında duran şeylerin hem aynı gibidirler hem değildirler. Tıpkı su üzerinde varlığı da yokluğu da aynı anda gerçekleşen kabarcıklar gibi. Tıpkı sahile çar-pan dalgaların parçalanmasıyla havada savrulan damlalar/katreler gibi. O damlalar ki havada bir an beyaz katrecikler olarak doğup sonra de-nizin maviliklerinde kaybolurlar. Böyle sanırız. Kaybolduklarını zan-nederiz. Öyle değildir. Deryânın maviliklerinde, yani aynanın sır(r)ında saklı dururlar. Vakti geldiğinde tekrar ortaya çıkmak üzere.”
Aziz Harun Beyciğim. Yukarıdaki paragraf gibi iktibas alınan paragraf-ları metne şöyle mi alsak?
“Binlerce aynaya düşen binlerce sûret... Aynanın derûnunda aynı anda hem vardırlar hem yokturlar. Bu sûretler ayna karşısında duran şeylerin hem aynı gibidir-ler hem değildirler. Tıpkı su üzerinde varlığı da yokluğu da aynı anda gerçekleşen kabarcıklar gibi. Tıpkı sahile çarpan dalgaların parçalanmasıyla havada savrulan dam-lalar/katreler gibi. O damlalar ki havada bir an beyaz katrecikler olarak doğup sonra denizin maviliklerinde kaybolurlar. Böyle sanırız. Kaybolduklarını zannederiz. Öyle değildir. Deryânın maviliklerinde, yani aynanın sır(r)ında saklı dururlar. Vakti geldiğinde tekrar ortaya çıkmak üzere.”
Aziz Harun Beyciğim. Yukarıdaki paragraf gibi iktibas alınan paragraf-ları metne şöyle mi alsak?
Binlerce aynaya düşen binlerce sûret... Aynanın derûnunda aynı anda hem vardırlar hem yokturlar. Bu sûretler ayna karşısında duran şeylerin hem aynı gibidirler hem değildirler. Tıpkı su üze-rinde varlığı da yokluğu da aynı anda gerçekleşen kabarcıklar gibi. Tıpkı sahile çarpan dalgaların parçalanmasıyla havada savrulan damlalar/katreler gibi. O damlalar ki havada bir an beyaz katrecikler olarak doğup sonra denizin maviliklerinde kaybolurlar. Böyle sanırız. Kaybolduklarını zannederiz. Öyle değildir. Deryânın maviliklerinde, yani aynanın sır(r)ında saklı dururlar. Vakti geldiğinde tekrar ortaya çıkmak üzere.
Şöyle bir sorum daha vardı, soramadım: “Yunus Emre Divanı’nın sayfaları arasında gezinirken ayna metaforu imaj dünyana sen farkına varmadan sızıvermiş olabilir mi?” Yunus diyor ki:
Egerâyîne bin olsa, bakan bir
Gören bir, görinen bin bir görindi
Yunus’un bu mısralarında şüphesiz Vahdet-i Vücud fikri ayna me-taforuyla anlatılmaktadır. Yokluk aynasında çeşitli mertebelerde zuhur eden Hakk’ın varlığı ancak keşf yoluyla idrak edilebilir ve keşfin arka-sındaki güç aşktır. Hüseyin de “ayna” metaforunu kullandığı kırk şii-rinde sürekli ayna, aşk, yansıma (tecelli) gibi kavramları kullanıyor ve nihaî hedefini “Aynalarda Yaşamak” isimli kırkıncı şiirinde şöyle dile getiriyor:
Bir ayna aç kalbinden esrârımla sırlanan
Bahtımın süveydâsı içinde saklı dursun
Uçsuz prizmalarda çoğalarak kaybolan
Beni yalnız kırılmış aynalarda bulursun
Bir aynadan geçince geçtim bin bir aynadan
Kırk gözeden su içtim çatladı dudaklarım
Her yol başlangıcında bir bir kapandı yollar
Aynı noktada kaldı attığım her bir adım
Kristal yamaçlara çarparak yansılanan
Yüzüm yüz parça şimdi geriye dönmek muhal
Tükendim aynalarda iğreti yaşamaktan
Beni buralardan al beni buralardan al
Hüseyin, bir derviş gibi çilesini hastalığının ileri safhalarını yaşa-makta olan Müzeyyen Hanımefendiye hizmet ederek dolduruyor. “Kahrın da hoş, lütfun da hoş!” diyerek, hiç şikâyet etmeden, büyük bir sevgi ve merhametle... Yukarıda naklettiğim şiirindeki şu mısralar, Hüseyin Akkaya’nın yaşadığı hakikatin ta kendisidir:
Aşktır bunca azaba dayanma gücü veren
Merhamettir insanı göğe kanatlandıran