Sevgili Hüseyin, Aziz Kardeşim,

Seni anınca Sivas geliyor aklıma. Gurbette yaşayan birinin aklına Sivas gelmesi ne demektir bilenler bilir. O sıcacık evinizde hayranlıkla demiryolcu babanın hatıralarını anlatırdın bize. Öyle anlatırdın ki, baban bütün babaların en iyisiydi sanki. Biz de senin o güzel anlatışına hayran kalırdık ve babana seninle aynı saygıyı duyardık. Hani trenden başka bir vasıtaya binmek istemez, “Dört tene lastik tekere nasıl güveneyim” dermiş. Yıllarca trende alıştığı için, evde mektuplarını bile ayakta yazarmış. Sen güzel güzel anlatır, biz ergenlik çağının boğuk sesleriyle gürültü çıkararak gülerdik. Beşir Ayvazoğlu Üstadımızın evlerinde de güzel sohbetlerimiz olurdu: Sadık Ovalıoğlu, Ali Atınış, Muhsin Özdeş...

Sohbet derken, Beşir Abi ciddi ciddi edebiyattan, tarihten, memleket hâllerinden anlatır, biz de bir şeyden anlıyormuş gibi alık alık dinlerdik. Ben yatılı okuduğum için böyle arkadaşların davetiyle ev ortamlarında bulunmaktan müthiş keyif alırdım. Köyden gelmiş bir çocuk için şehir evleri bir başka olurdu.

Biz iddialı bir nesildik değil mi Hüseyin Hoca! Dünyanın bütün kitaplarını bir solukta okumak derdindeydik. Kendimizi iyi yetiştirmeli, ülkemizi ve dünyayı kurtarmalıydık. Şimdi geri dönüp bakıyorum da ne kadar güzel ne kadar iyi ne kadar temizdik.

Sonra Erzurum… Üniversite yılları… Şahin Uçar Hoca tanbur çalıyor, terzi Hatem Emmi önlük dikiyor. Kar yağıyor… İnce uzun ve soğuk… Sen ezberinden şiirler okuyorsun dördüncü yurdun dördüncü katında. Aramızdan çok erken ayrılıp öte âlemlere kanat açan İbrahim Yekeler bütün sevimliliğiyle çay demliyor. Bir köşede halim selim hâliyle Burhan Enginoğlu, bir köşede esprili konuşmalarıyla meclise neşe katan Çerkez Ahmet Özaydın… Ve benim nezdimde îsârın, yani başkalarını, arkadaşlarını öncelemenin sembolü rahmetli Dursun Zeze… Ne iyi dostlardık! Soğuk Erzurum gecelerinde yoksulluğu paylaşır güzelleşirdik. Yatağımızı, kitaplarımızı, harçlığımızı… Dostluğumuz, arkadaşlığımız fedakârlıklarla beslenirdi.

Derken… Hayat her birimizi bir yana savurdu. Göreceğimizi gördük, çekeceğimizi çektik, koca bir ömrü tükettik. Yaşamak öyle bir mucize ki sevgili Hocam, her hâli hoş, her hâli güzel. Hele bir de senin gibi ve başka üstatlar gibi eserler verip nesiller yetiştirince, tadıyla tuzuyla doyasıya yaşamışsınız demektir. Eser vermek dedim de lutfedip gönderdiğin şiir kitabın beni resmen çarptı. Şoklardayım.

Öyle acayip bir iş eylemişsin ki Aziz Kardaşım, insanı deli eden şiirler yazmışsın. Her bir şiirini mısra mısra yad etmek, hislerimi anlatmak isterdim. Fakat bu benim için ukalalık olurdu. İyisi mi işi erbabına bırakmalı. Hani, meyhanede keyifli keyifli, kadeh kadeh demlenenler olur ya işte öyle, bırakalım edebiyat üstatları her biri bir mücevher dizini olan mısralarınla kelime kelime demlensin. Ben ise şerbeti şarap sanıp içen ve anında başı dönen bir acemiyim işte. O sebeple şiirlerin hakkında söyleyeceklerim bu kıstasta değerlendirilmeli. Aynadan Geçen Şiirler doğrusu senden de geçmiş Hüseyin Hoca. Her biri kanatlanmış başka âlemlere açılmış. Her okuyuşta perde perde açılıyor, açıldıkça kapanıyor, kapandıkça açılıyor… Her okuyuşta aynalar yanıyor, ışıklar sönüyor, ışıklar parlıyor, hayretle ve heyecanla ufukların ötesine savruluyor insan. Sanki evrenin bütün mücevherlerini toplayıp onları söz eylemiş, sözlerin arkasını sırlayıp da aynaya kalbetmiş, kalbini aynaya tutup, aynada yârin yüzünü görmüş ve şiir fırtınası koparmışsın iki gözüm.

Azizim iki gözüm. Şiirlerini bir solukta okudum dersem saygısızlık etmiş olurum. Çünkü bu şiirler öyle bir solukta okunacak, bir tas ayran gibi kafaya dikilecek cinsten değil. Bir damlası bir orduyu sarhoş edecek kadar ağır ve keskin içkiler gibi. Sana şair diyemem. Doğrusu heceleri, sesleri, kelimeleri sırlı aynaların üstüne döküp onlardan inci, mercan, yakut, zümrüt gibi değerli taşlar elde ederek gerdanlıklar yapan masal kuyumcusu diyesim geliyor. Ya da kelimelere ayna tutarak seslendiren büyücü…

Aynadan geçip özge âlemlere açılmak, âlemleri aynalarda çoğaltmak, hicranda vuslata ermek, vuslatta hicrana düşmek, bir anda Kaf Dağı’nı aşıp oradan kehkeşanlara ulaşmak, yıldızların ayın güneşin arasında dolaşmak… Hem de kanatlı bir atın üstünde heybesinde ıstırap ve aşk yüküyle ötelere yükselmek… Bütün bunları yapabilmek için tek bir gayeye matuf olarak yola çıkmak: “Rengarenk güneşlere aldanmadan” sadece ve sadece yârin yüzüne bakmak için yola çıkmak… Ve ulaştığı menzilde, “Göklerin derûnunda durulmuş güzelliğ”e bakmak mısralar arasından… Ne bu şiir mi, şiir işte… Şiirin bal özü… Ve altın damlası bir şiir… “Seherin şavkı” ile abdest aldıktan sonra secdeye kapanıp da "Aynaları ağartan bir yüzüm olsun Rabbim" diye yalvaran gönülden kopan bir şiir… “Her baktığım aynada ruhumu görebilsem” diyen kalpten neşet eden bir şiir...

Yarı sarhoş vaziyette sendeleyerek, “Perî sûretlere çarpılma aman/Aman ha aman ha aman ha dikkat” diye inleyen bir kalp… Ve rüyada şiir mırıldanan bir şair; "Masallardan çıkıp geldim kapına...", “Ne seraplardan geçtim ne derin uykulardan/Seni Leylâ belledim bu çölün ortasında…”, “O şehzâde bugün benim efendim...” Bu mısralar şiir mi rüya mı, yoksa aşk mı?

Bunlar nasıl şiirler Azizim, tarifi zor. En iyisi kalbime doğan bir imajla tarif etmeye çalışayım: Gül dalında şakıyıp birden uçan, bulutların üstünde kanat çırpıparak gözden kaybolan, sonra birden gelip insanın omuzuna -kalbine mi deseydim- konan bülbül gibi... Sürprizli şiirler bunlar… Manası, maksadı, tedaileri bir yana örgüsü de çok güzel. Çok mükemmel.

Ne diyeyim sevgili okul arkadaşım, Aynadan Geçen Şiirleri okuyunca zihnime üşüşen imajları nasıl anlatayım sana: Uçan kanatlı melekler… Irmak kenarında arp çalan genç kızlar… Mor ufuklarda uzanan dağlar… Fırtınada kabarıp kabarıp büyük bir gürültüyle patlayan dalgalar… Gözümde uçuşan sayısız renkler… Başka bir âleme geçtim âdeta. Anlatamam, anlatılmaz ki… Gök sofrası yemişleri gibi…

Velhasıl iki gözüm, ben elime ulaştığı günden beri Aynadan Geçen Şiirler’i okuyarak dimağımı şiirinin lezzetiyle dolduruyorum. Her an yeniden bir daha bir daha okuyarak…

Bu şiirleri okudukça “Aynalar paramparça” oluyor. Her bir parçası başka istikametten ışıklar saçıyor. Hüznün ve aşkın parıltıları bir demet şiir olup zihnimize doluyor. Bu şiirleri heceledikçe insan paramparça olmuş aynaları, o ayna parçacıklarını toparlayıp vahdete yöneliyor, daha doğrusu Mutlak Bir’e kanat açıyor.

Böyle şiirler nasıl yazılabilir demekten de kendimi alamıyorum. Sonra seni, senin hayatını düşünüp böylesine şiirleri ancak büyük ıstırap insanı Hüseyin Akkaya yazabilirdi diyorum.

Aziz Kardeşim, ta ilk gençlik yıllarından beri bizim için ruhunla ve bedeninle zarafet ve nezaket timsali idin. Bir ömür boyu bir gün sesini yükselttiğini, yüzünü ekşittiğini, birine öfkeyle bağırdığını duyan gören olmuş mudur acaba? Muhatabını gülümseyerek Yunus'un şiirleriyle kucaklayan adama öfke zaten yakışmazdı ki. Anlayan, bilen, gören için sen yürüyen şiirsin. Öyle ki adımların; Fuzuli'nin, Şeyh Galib'in, Yunus'un, Haşim'in, Kemal'in mısralarıdır sanki. Mısra düzeni almış kelimelerin yürüyüşüdür…

Sözün özü sevgili Kardeşim. Bir insanda edep ve nezaket, nasıl bahar dalları gibi çiçeklenmiştir… Şiir ve insan nasıl mayalanmıştır…. Görmek isteyen Hüseyin Akkaya'ya baksın.

Son olarak şunu da söylemeliyim; bu satırları okuyan insan senin sadece şiir ve edebiyatla ilgili olduğunu sanabilir. Ben şahitlik ederim ki, dünya ve ülke olayları hakkında hassasiyeti olan, isabetli görüş ve tahlillere sahip, dini sağlam, özü sağlam, sözü sağlam bir er kişisin vesselam.