Durkheim’in din üzerine söyledikleri büyük bir bölümü pür-sosyolojik kalma gayretinden dolayı aşırı bir genelleştirme olarak gözükür. Ancak, vahiyle irtibatı olmayan cemaatlerin, kendine tapınması tespiti sağlam gözlemlerle aktarılmıştır. Durkheim’in anlattığı, kabile reisinin (ki, her yönüyle reistir) ateşleyici sevk ve idaresiyle, mensuplarının mekanik hareket eden bir yaratığa dönüşmesi, İbn-i Haldunun “Bedevi” tiplemesinden farklı bir cemaat yapısına işaret eder. Durkheimin tasvirini yaptığı cemaat, batılıların “ilkel” olarak tasvir ettiği sosyal oluşumlara daha yakındır. Vahiyle irtibatı olan “bedevi”lerin, kendi kendilerine tapındıklarını iddia etmek ise, ileri bir sosyolojist tavır olur.
İbn-i Haldun’un bedevi tipi ve Durkheim’in işaret ettiği ayrı bir cemaat türü, kendi aralarında yüksek bir “Biz” bilinci, dayanışma ve iktisadî benzerlikler taşımaları dışında farklı varoluş alanlarına sahiptirler. Bugünün dünyasındaki cemaatlerle benzerlikleri ise, insanlığın tarihî eylem repertuarı ve devamlılık taşıyan uygulamalardan dolayı şaşırtıcı görülmemelidir. Bugünün cemaatimsi ve yapay varlıklar olan örgütleri, herhangi bir dine nispet edilseler bile kendi kendine tapınan ilkel kabilelere daha yakındır. Kabile reisi yani örgütün lideri tanrının temsilcisidir, hezarfendir ve örgüt mensupları yüksek bir biz bilinciyle topyekûn bir yaratık gibi hareket ederler. Hiçbir şekilde eleştirilemezlik taşıdıklarına inanan ve kendi dışındakilere “öteki” olarak bakan bu yapılar; modern dünyanın sunduğu ekonomik imkânlarla son derece işlevsel bir alana sahip olmuşlardır. Meşruiyetlerini kendilerinden alan ve kendine tapınan cemaatimsi örgütler; modern iktidarın dört ayağı olan siyasî, iktisadî, askerî, epistemik alanlarda iş tutmaları doğaları gereğidir.
Ülkemizde kökleri yeni olmayan ama yaptıkları ile gündeme oturan ve kendilerini İslam Dini’ne nispet ederek seküler alana yerleştiren örgüt; tüm ritüel ve kavramlarıyla heteredoks bir tarikat özelliği taşımaktadır. Şekil itibariyle cemaat gibi hareket eden, “kendine tapınan” örgüt, modern, hatta pür-modernist bir oluşumdur. Bizzat kendilerini denetlemeleri zor olduğu gibi, geleceğe doğru neler yapabileceklerini kestirmek de zordur. Bence bu yönüyle bizdeki örgüt ciddi bir potansiyel tehlikedir, Türkiye gibi komşularının ve batılı müttefiklerin gözetim altında tutuğu, darbelerle müdahil olduğu bir ülkede, meşruiyetini kendisi çizen, sınırları belirsiz bir yapının denetim altında tutulmaması tehlikeli olabilir. 17 Aralık’tan sızdığı kadarıyla bu örgüt çok yönlü ve beynelmilel işlevler üstlenmeye, operasyonel roller yerine getirmeye elverişli bir boyuta ulaşmıştır. Ortadoğu’daki diğer dinî, lâdinî örgütlerin yakın tarihi bu konuda ibret ve örneklerle doludur.
Başa dönerek noktalayalım…
Ülkemizin payına düşen örgütün mensupları, hayranları “Ne yapıyorsunuz?” diye sormamızı hakaret sayıyorlar.
Evet, haklı olduklarına hâlâ ve kesinlikle inanıyorlar. Biz zavallı “öteki”ler idrak edemiyoruz ama dünyadaki örnekleri gibi Tanrı’nın işaretiyle seçilmiş, Kilise’nin takdisiyle ve donanmış insanlardan mürekkeptirler; biriciktirler. Örgüte mensup olmakla adeta yeniden doğmuş ve günahsız varlıklar haline gelmişlerdir; cennetle müjdelidirler. Bir takım ritüellerle tekrar tekrar iman tazeliyorlar ve mekanik bir varlık gibi hareket ediyorlar. Peşinen, sözlerime fena halde sinirleneceklere, “Kusura bakmayın, ben sizi böyle gördüm ve böyle değerlendirdim!” demekten öte tek bir sözüm yok… Örgütün kalemşorları sık sık “Gün gelecek liderimizden özür dileyeceksiniz!” demekteler. Bir başka ihtimal daha olabilir ve gün olur onlar tüm milletten özür diler. Az da olsa böyle bir ihtimale açık olun, insanoğlu kusurdan hâli değildir…
Kusurluluk derece derecedir, ahlak haline gelirse insandışılığa sürüklenirsiniz; ama kusursuzluk da gayr-ı insani bir özelliktir.