Sevgili dostlarım, geçenlerde bir öykü paylaşmıştım. Umduğumdan çok ilgi gördü. Benzerleri de istendi. Ben gençlik yıllarımda edebiyat alanına hikâye ve şiirle girmiştim. Ancak, geçim şartları ve mesleğim beni araştırmacılığa sürükledi. Halk edebiyatı ve folklorun derinliklerinden ilk göz ağrılarıma dönmek olanağı bulamadım. İlk öykü kitabımın adı “Sevgi Çıkmazı”ydı. Kitaba adını veren hikâyeyi bir başka zaman paylaşabilirim. Bu gün yine ödüllü bir hikâye paylaşacağım. Çok uzun. Zaman ve imkan açısından okumanın zor olduğunu biliyorum. Kopyalayıp, aktarmak, imkân bulunca okumak mümkün:
İNCE ÖRDEK
Öğlenin bunaltıcı sıcağı, karabasan gibi köyün üzerine çökmüştü. Pınarın önündeki basmalıkta oynayan çocuklar, evlerine çekilmişlerdi. Bir anaç tavuk basmalığı eşeliyor, civcivlerine bir şeyler öğretiyor gibiydi. Pınarın yalağında iki ördek isteksiz isteksiz yüzüyor, aşağıda birkaç tavuk da su içiyordu.
Ansızın bir karartının gökten basmalığa doğru süzülmesi ile anaç tavuğun çırpınışı bir oldu. Bütün civcivlerin, tavukların sesleri birbirine arıştı. Anaç tavuğun telaşı, civcivlerinin etrafında sesler çıkararak dönmesi, diğer hayvanların sesleri, köyü uyandırmıştı. Toprak damlı köy evlerinin kapıları açıldı. Kadınlar birbirlerine söz yetiştirmeye başladılar:
“N’olmuş ki?”
“Hel cücük kapmış...”
“Kele anam, kimin gurku o?”
“Kayışların zaar...”
Kadınların birinin sesi, hepsini bastırdı. Beş altı yaşlarında cılız bir çocuğu evire çevire dövüyor, bir yandan da yırtınıyordu:
“Baba tutasıca” diyordu: ”Ben sana demedim mi gurka sağab ol, dışarı salma deyi...”
İki kadın koşup, çocuğu analığının yumruklardan kurtardı.
“Kele anam,” dediler. “El kadar saabiden ne istiyon? Allah zaten vurmuş vuracağını. Yazık değil mi?”
Çocuğun elinden kaptıran kadın, çevresindekilerle ağız dalaşına başladı. Hırsını bir türlü yenemiyordu:
“Ağaşama” diyordu. “Ağaşama o mığdısı babası gelsin, ben ona yapacağımı bilirim.
Mehmet, kendisini kurtaran kadınların yanından uzaklaşmış, pınarın üstündeki taşa oturmuştu. Sessizce ağlıyordu. Gözünün yaşı burnunun yaşına karışıyor, dudaklarının yanından çenesine doğru süzülüyordu.
Kadınlar, birer ikişer tekrar evlerine çekilirken dışarıda birkaç çocuk kaldı. Köyün üzerinde dönmekte olan “Hel” dedikleri kuşa bakarak bir ağızdan bağırmaya başladılar:
“Hel heel, kanatları tel teel, burda cücük yook!...Kazancık’ta çok.”
Kazancık, komşu köyün adıydı. Mehmet bir süre ağladı. Sonra o da gözlerini havada dönüp duran kara kuşa taktı. İçi ürperti ile doldu:
“Anam” dedi. “Oy melek anam, kolla gendini helden...”
Sonra yine o ağrı düğümlendi. Boğazı ile döşünün birleştiği yerde, yumruk gibi bir ağrı. Analığının vurduğu yumruklara alışmıştı. Ama şu düğümlenen ağrı...
Anasının yeni öldüğü günlerdi. Bir gün mezarlığa koşup kapanmıştı anasını örten toprak yığınının üzerine.
İşte o zaman Mamıt emmisi gelip kaldırmıştı. Gözyaşı ile çamur olan yüzünü, cebinden çıkardığı yağlığı ile silmiş:
“Vay benim karabetli Memedim.” demişti. “Anan melek oldu oğul...Uçtu o...Göğe uçtu....”
İşte böyle demişti Mamıt emmi. Bir gün danaları sularken köyün Hatça anasına da demişti:
“Benim anam melek oldu. Benim anam göğe uçtu...”
“Heye ya...” demişti Hatça ana. Hem bağrına da basmıştı Mehmet’i.
“Dal Emine melek oldu göğe uçtu.” demiş bir de ağlamıştı.
Her gün ikindiye doğru uzaktan uzağa bir uğultu köyü kaplar, dalga dalga yayılır, sonra hafifler, hafifler kaybolurdu. Çoğu günler, sesle birlikte köyün kuzey yamacının üzerinde, çok yükseklerde uçak da görülürdü.
Tayyare, derlerdi köyde.
“Tayyare geçiyor...”
Bir gün babası tarlada çift sürüyor o da açığa çıkan ayrık kökü topluyordu. Yine uçak geçiyordu.
“Buba” diye seslenmişti. “Buba tayyare geçiyor.” Babası kafasını çevirip bakmamıştı bile:
“Elleme lan varsın geçsin.”
Köyde, tayyare ile ilgili şeyler anlatılırdı. Kimi hızından, kimi büyüklüğünden, kimi askerde görmüşlüğünden söz ederdi.
Uzaktan uzağa uçağın sesi kulakları okşamaya başlaması ile birlikte Mehmet avlularına koştu. İki çıta parçasını birbirine bağlayarak dışarı çıktı. Alabildiğine koşmaya başladı:
“Vınnn vınnn...”
Koşuyor, koşuyordu. Ne biraz önce sırtına inen analığının yumrukların, ne de boğazına düğümlenen yumruğun ağrısı kalmıştı.
“Vınn vınn!...”
Köyün altbaşına kadar koşuyor, arada bir de:
“Heyy tayyare...Anamı görüyon mu anamı?” diye bağırıyordu.
Her zaman olduğu gibi, uçak Mehmet’i geçti gitti. Avluya dönüp oyuncak tayyaresini yerine koydu. Gurk tavuk, bu defa avluda toprağı deşeliyor, civcivleri etrafında cikirdeyip duruyordu. Mehmet, civcivleri saydı. Bir daha saydı. Tamamdı. Anaları ile birlikte hepsi parmaklarının sayısı kadardı. Demek ki hel kapamamıştı. Avludan dışarı çıktı o da bağırmaya başladı:
“Hel heel, kanatları tel teel, burda cücük yok, Kazancık da çook...”
Gün ikindiyi aşıp da avlu duvarlarının gölgesi ilerlemeye başlayınca köyün yaşlı kadınları birer ikişer avlularının önüne çıkar, birinin yada ikisinin önünde gölgeye çul sererlerdi. Sonra gelinler, kızlar, çocuklar birer ikişer eğrelti gibi yaklaşırlar derken birer küme oluşurdu. Kimi yünün eğirir, kimi örgüsünü örer, kimi söküğü dikiği ile uğraşır, kimi akşam yemeğinin erzağını hazırlardı. Söz sözü açar, gelmişten geleceğe, öbür dünyadan bu dünyaya, cinsellikten her türlü folklorik ürünlere kadar türlü şeyler anlatırlardı. Köyün yaşam okulu bu kümelerdi. Her genç kız, utansa da, sıkılsa da, kızarsa da, bozarsa da, gerek gizli gizli, gerek açık kulak kabartarak kendilerine göre bir şeyler kapar, bir şeyler öğrenirlerdi.
Bir gün Mehmet uçakla yarışını bitirip gelirken kadınlardan biri söz atmıştı:
“Uçtun mu incördek uçtun mu?”
Mehmet belki de ilgiden hoşlanmış, vınıltılı sesler çıkararak oyuncak teyyaresini uçurmuş oradan kaçmıştı. Kadınlar, Mehmet’in durumuna gülmüşler, gümüşlerdi. O günden sonra Mehmet’in adı “incördek” olarak kalmıştı.
Gün akşama dönerken, Mehmet’in içini yine bir sızı kapladı. Babası, yonca sulamaya gitmişti.
Devam edecek