“Yaşayamam.” diyordu Ümüs bacı. “Gayri bana yaşamak haram olsun...On yıl uğraştık bir torun uğruna. Gitmedik doktor bırakmadık. Gayseri’sinde, Suvaz’ında.” Sonra ne söylediği anlaşılmıyor, dizlerini dövüyordu.

Ümüs bacıyı yanda kadınların oturduğu odaya aldılar. Muhtar tekrar telefonun başına geçti. İlçedeki hastaneyi aradı. Jandarma ile konuştu. İlçeye yerleşip de evlerinde telefonu olan köylülerini bir bir aradı.

Yoktu.

Ne Muhlis’den, ne Almancı Hacı’dan ne de gelinden bir haber yoktu. Yol boyunca geçecekleri köylerin muhtarlarını aradı. Herkes kendi derdine düşmüş ne gelenden ne geçenden haberleri vardı.

İki kişi köyün arkasındaki tepeye güç bela tırmanıp çevreye baktı. Gözlerinin kesebildiği yere kadar şose suların altındaydı. Herkes çaresizlik içindeydi.

Muhtarın aklına kaymakam geldi. Ne cana yakın insandı kaymakam. Belli ki helal süt emmiş biriydi. Kibirli değildi. Bütün köylüler “Onun gibisi gelmedi.” demiyorlar mıydı.?

Çevirdi telefonu, Tahrirat katibi kaymakamı bağladı. Muhtar eveledi, geveledi, dertlerini anlattı:

“Ocağına düştük Kaymakamım. Hepimiz perişanız.” dedi.

Kaymakam:

“Devletin bütün imkanları ile sizin hizmetinizdeyiz. Radar komutanı ile konuştum. Bağlı oldukları hava üssünden yarıdm istedik. Helikopterler bütün çevreyi tarayacak, yadım ulaştıracaklar. Sizin durumunuzu da söyleyeceğim. İnşallah başlarına korktuğumuz şey gelmemiştir. Onların sağ salim bulunacağını umuyorum. En kısa zamanda köyünüzde olacağım.” diyordu.

Haberi Ümüs bacı’ya yetiştirdiler. “Kaymakam helikopter ile aratacak.” dediler. Kadınlar bir yandan Ümüs bacıyı teselli ederken bir yandan da helikopter hakkında konuşuyorlardı. İçlerinden birisi görmüştü:

“O uçak gibi değil” diyordu. “İstediği yere konar, istediği yerden uçar.”

Bir saat geçmişti ki, helikopterin sesi duyuldu. Bütün başlar havaya çevrildi. İşte köyün üzerine gelmişti. O kadar alçaktan uçuyordu ki, hem pervaneleri, hem içindekiler görülüyordu. Başta Muhtar, herkes el sallıyor, konmasını işaret ediyorlardı. Helikopter konmadı. Köyün alt yamacındaki şoseye doğru ağır ağır uzaklaştı. Onbeş dakika sonra yine belirdi. Köyün üzerinde bir tur attı. Yeniden uzaklaşıp gitti.

Muhtar ve yanındakiler içeri henüz girmişlerdi. Telefon çaldı. İlçedeki Jandarma Komutanlığından arıyorlardı. Köyde ilaçtan yiyeceğe kadar acil bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyorlardı. Telefondaki astsubay, ihtiyacı olan köylere helikopter ile yardım yapıldığını söylüyordu.

Muhtar, şu anda hiçbir ihtiyaçları bulunmadığını, kayıplarının bulunmasından başka bir istekleri olmadığını söyledi.

Akşam üzeri, hava açıldıkça açıldı. Bulutlar arasından yer yer mavilikler bile görülmeye başladı. Birkaç saat önceki tufan, bitmeyecek gibi süren yağmur, şimşekler, çevreye düşen yıldırımlar, gök gürlemeleri yok olmuştu. Köy hala bir ada görünümündeydi. Tarlalar ve yollar sular altındaydı. Ahırlardan şimdi hayvan sesleri geliyor, kısıtlı da olsa köyde günlük yaşam, ahlara vahlara karşın sürüyordu.

Ümüs bacının koluna kadınlar girmiş evine götürmüşlerdi. Yaşlı kadın, yarı aygın, yarı baygın yakarıyordu:

“Allahım.” diyordu. “Ey yeri göğü yaratan Tanrım, yavrularımın ölüsünü sel sularının önünde kurda kuşa yedirme. Bir kez olsun yüzlerini göster bana...”

Ümüs bacının evindeki feryadın benzeri, Almancı Hacı’nın evinde de yaşanıyordu. Hacı, onbeş yıl çalıştığı Almanya’dan döndükten sonra, köyüne bir konak yaptırmış, getirdiği minibüsle de köyü ile ilçe arasında dolmuşçuluk yapıyordu.

Eskiden ilçede bir tane olan jeep, tarihe karışmış, şimdi her köyün birkaç tane minibüsü vardı.

Akşam namazı vakti, muhtarın evinde çalan telefon , her kesin yüreğini hoplattı.

Arayan Kaymakamın kendisiydi:

“Müjde muhtar, müjde.” diyordu. “Köyünüzün nüfusu iki kişi daha arttı....”

“Gurban oluyum Kaymakamım. Müjden başımız gözümüz üstüne de ben anlamadım.”

“Muhtar, kayıplarınız bulundu. Bulan helikopter hastaneye ulaştırmış. Muhlis’in bir değil iki çocuğu olmuş. Şimdi askeri hastanede yatıyorlarmış. Köyden üç kişi çıktılar Şimdi beş kişi dönecekler...”

Bir dakika önceki elem bulutları dağılmış, tüm köyü bayram coşkusu sarmıştı. Herkes Ümüs bacının evine müjdeci koşuyordu. Şimdi kimse ne tarlasını düşünüyordu ne bahçesini...

Ümüs bacı bir başka şokun içine girmişti:

“Kesin” diye bağırıyordu. “Ahırdaki tüm malları kesin. Kurban olsun. Ben dahi kurban olayım yüce Yaratan’a...Torunlarımın birinin adı Tufan olsun, birinin adı Tayfun...”

Ertesi gün köyün elektrikleri verildi. Muhlis’i karısını, ikiz çocuklarını, onları kurtaran pilot ile birlikte televizyon gösterdi.

Bir hafta geçmedi ki, sular çekildi. Yollar açıldı. Bütün köy selin zararını kapatmak için var gücü ile kolları sıvamış çalışıyor, bir yandan da birilerini bekliyordu. Almancı Hacı önceki gün köye dönmüş, sel sularının arabayı nasıl sürüklediğini, kümbete nasıl ulaşabildiklerini, definecilerin açtığı kovuğa nasıl sığındıklarını, nasıl kurtarıldıklarını, havacı pilotun ve askerlerin onlarla nasıl ilgilendiklerini anlatmıştı.

Akşam da Muhlis telefon etmişti:

“Muhtar emmi, anama selâm söyleyin. Yarına köye geliyoruz. Bizi kurtaran Yüzbaşı gendi arabası ile köyümüze kadar getirecek. Misafirimiz olacak. Anam tedarikli olsun...”

Muhtar:

“Misafir tüm köyündür. Gönlünü ferah tut. Çocukların nasıl?”

“Köleniz olurlar, elinizden öperler...”

Yüzbaşı, üssünden üç gün izin almıştı. Hastaneden çıkarıp evinde yatırdığı konuklarını eşi ile birlikte arabasına almış, yola koyulmuştu. Eşinin de birlikte olmasına seviniyordu.

Yüzbaşı’nın içi içine sığmıyordu. İlçeyi geçip, köye giden yola saptılar, Bir saatlik bir yolları kalmıştı. Sel bazı yerleri tahrip etmemiş olsaydı, yarım saatte de gidebilirlerdi. Köy yoluna girdikten sonra yüzbaşının heyecanı daha da arttı. Bu toprakları hep gökyüzünden seyretmişti. Nice keşif uçuşlarında buralardan süzülürken bir yerleri, bazı yüzleri anımsamaya çalışırdı. O çocuk şarkısı aklına gelir mırıldanırdı:

“Orada bir köy var uzakta”

Yine mırıldanmaya başladı. Eşi, ilkokul öğretmeniydi. Sürekli tayinleri nedeniyle görevini bırakmıştı. O da bu şarkıyı çok severdi. Yüzbaşı’nın mırıltısına katıldı:

“Gitmesek de, gelmesek de o köy bizim köyümüzdür...”

Çocukların birinin kundağı Muhlis’in kucağında, birin kundağı da karısın kucağındaydı. Bir şey anlamıyorlar öndeki Yüzbaşı ile karısın mırıldandığı şarkıyı dinliyorlardı. Yüzbaşı Muhlis’e sordu:

“Sizin köyde Mahmut Emmi duruyor mu?”

“Mamıt Emmi mi, heye ya, köyün muhtarının dedesi. Torununun torununu gördü.”

“Hatça ana?”

“Bilmem ki.” Karısına döndü. “Sen biliyon mu?” Genç köylü kadın bilmem der gibi dudağını büktü.

Yüzbaşı tebessüm etti:

“Peki sizin köyde ince ördeği bilirler mi?” Sonra bu soruya dördü de gülmeye başladı. Muhlis:

“İncördek mi? O da kim ki? Yalnız ufaklığımızda bir arkadaşımız vardı. Anası öldükten sonra akrabaları gelip şeere götürdülerdi. O gökte giden tayyarelerle gonuşurdu. Şakacıktan ona garılar incördek der de severlerdi. Hem sen bunları nereden biliyon ki komutanım?”

Bir an bu sorunun cevabı beklendi. Ses çıkmayınca Yüzbaşının eşi kocasının yüzüne baktı. Mehmet Yüzbaşı’nın gözünden bir damla yaş süzülüyordu.