(5) -Kusura bakma, diyor Zühre, durum böyle böyle oldu. Okuduğum kitap beni etkiledi, onun için unuttum. Gidip doldurup geleyim. -Dur, diyor. Anlaşıldı, ben giderim. Tahir, su testisini eline alıyor, çeşmeye varıyor. Bakıyor ki, Cadı Karı orada oturuyor. -Gel hele yavrum Han Tahir, gel diyor. Aynı şeyleri buna da söylüyor. Kitabı Tahir´e de okutuyor. Kerem´in başından geçen serencamı, Tahir´i de etkiliyor. -Ana, diyor. Bu Kur´an değil, Kerem´in kitabı. Kereta sana yanlış vermiş. Kaça aldın? Neyse, cadı karısı kitabı Han Tahir´e satıyor; üç akçe, beş akçe parasını veriyor. Kitabı cebine koyuyor, suyu dolduruyor, geliyor... Abdest alıp namaz kılıyorlar. Fakat ikisinin içini de alev sarıyor, yani aşk ateşi. Şimdi, öğle zamanlarında, hani tatil oluyor ya, Hoca´nın gitmesini bekliyorlar. Artık yeme-içmeyi de unutuyorlar. Hoca gidince, yeme de yok, içme de yok. Namazları da bırakıyorlar. Bunlar yerde yuvarlanıyorlar, güreşiyorlar, fenalık yok yalnız! Derken Hoca seziyor vaziyeti. Bunları nasıl yakalayayım diye, plan kuruyor. Aradan birkaç gün geçiyor. Birgün müezzine: -Ben bugün sancılandım biraz, diyor. Rahatsızım. Namazı sen kıldıracaksın. Kendisi mektebin kömürlüğüne gizleniyor. Bunlar da tabi cahiller, hoca gitti diye, yine gülüşmeye, sevişmeye başlıyorlar. Sarım-gülüm... Hemen, Hoca kapıyı açıyor, ellerini beline koyuyor: -Seni gidi saçı buçuk diyor, Han Zühre´ye. Ben senin babana ?Ateşle barut bir arada durmaz? deyince senin baban beni mecliste cemaatın içinde hacil düşürdü. Şimdi gidip olup bitenlerin hepsini babana söyleyeceğim. Yalvarıyorlar: -Hocam! Sen bilirsin. Biz namızatlıyız zaten. Mektepten icazetnamemizi aldık mıydı, düğünümüz olacak, sen bilirsin. Hoca´ya yalvarma kâr etmiyor. Diyor ki Tahir: -Hocam, sen bilirsin! Dilime İki hane geldi. Surda söyleyim de gidersen yine git. Aldı sazı destine, koydu dertli sinesinin üstüne. Bakalım Tahir, imansız Hoca´ya ne diyor: Başına döndüğüm Aleddin Hoca Ne gündüzüm gündüz ne gecem gece Hoca yollarımız uğratın yüce Kurban olam gidip Şah´a söyleme Yollarımız uğratırsın sen güce Aman Hoca gidip Şah´a söyleme Diyor ki Hoca: -Öyle bir gideceğim ki; derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi, öndüç almış un gibi tozup gideceğim. Arkadaş hiç yorma kendini. Aldı bakalım Han Tahir: Hocalar hocası mollalar hası Silinmedi yine gönlümün pası Bize çektirirsin ayrılık yası Aman hocam gidip Şah´a söyleme Bize çektirirsin ayrılık yası Kurban olam Hoca Şah´a söyleme Tahir böyle dediyse de Hoca gaddarlaşıyor. -Yok Tahir, kendini yorma boşuna, ben gidiyorum. Ordan çıkıp doğruca Padişah´ın huzuruna geliyor. Vezir, vükela hep oradaydı. İçeri giriyor, eşiğin üzerine oturuyor. -Buyur Alaaddin Hoca, diyor Ethem Şah. -Ne buyuracağım! Ben size bundan 7-8 yıl önce demiştim ki, ateşle barut bir arada durmaz. Bana inanmadın, beni tersledin. Ateşle barut tutmuş, patlamak üzere. -Ne oldu ki hoca? -Kızla oğlan birbirine âşık. Fırsatladıkça alt-üst oluyorlar. Hatta benim pamuk minderi bile patlatmışlar. Padişah dedi ki: -Eğer ben kızımı, Han Tahir´e verirsem, yedi silsileme lanet olsun. Padişah yemin ediyor. Niye dersen, Hoca´nın meclis içinde söylediği bu laflar kanına dokunuyor. Ettiği yemin, çok büyük bir yemin. Hoca, söylediğine pişman oluyor, amma ne fayda! Orada bulunan Ali Han Vezir, bunu iteleyip dışarı atıyor. Fakat o sırada orada Ahmet Vezir yoktu. O yüzden olup bitenden bî-haberdi. DEVAMI YARIN