Modernleşme hareketleri, özge cevaptan çok, “ modernliğin istismarı ” biçiminde cereyan etmiştir. Bunun sebebi, geçmişi fazla örselemeden uzun süren ricattır diyelim. Mülkiyet sistemini kökten terk edilen ve izleri bile silinen bir ülkenin; kentleşme karşısında verecek bir cevabının olmayışı ise pek tabiidir. Kentleşme, istismarın en yalın biçimde gözüktüğü alandır.  Meskûn mahalin bittiği yerden sonra ekenek başlar. Ekenek, inşat maliyetini düşüren, kolaylaştıran arazidir; eşilmesi deşilmesi kolaydır. Kentin, şehir merkezinin işgali bittikten sonra; “inşaat protokolü” derhal gözünü ekeneğe diker. Bu sınırların genişleme imkânı tükendiğinde, sıra başka alanlara gelecektir. Ekilebilir toprakların örtük bir biçimde yağmalanması da hız kesmeden sürmektedir. Konut politikası değil, “toprak politikası” şarttır. Toprak ve elbette su davasıyla beraber, siyasetin birinci derecede yoğunlaşması gereken alandır. Irmaklar, dereler ve yeraltı suları hayat için önce lazım olan kaynaklardır. Toprağın, nasıl hamburger sektörüne patates dükkânı haline geldiğini anlamak için, merkez Çukurbelen Köyü arazisinin başına gelenleri, derhal büyütece yatırın. Tekrarı olmasın ve mümkünse ıslahına bakılsın. Kime yazıyorum? Reisinize, reisçiklerinize; o kadar çok ki, muhatap varsa bile buharlaşıyor… Ama esas, bizden daha zor günler yaşaması muhtemel gelecek nesiller, “Allahın bir kulu da çıkıp bir şey söylememiş!” demesin. Kısa tuttuk; zaten sözün tamamı diye bir sınır da yoktur zaten.