(2)
Birgün padişah saray yaptırıyor. Cellât çağırttırıyor, diyor ki;
-Bu konağın kusurunu kim bilirse dünyalığını vereceğim. 
İki gün-üç gün çağırıyorlar, cellâtlar. “Bilirim.” diyen yoktur.
Mahmut da içmiş, meyhaneden gelirken, bunu duyuyor. 
-Ne diyorsunuz, cellatbaşları, diyor.
-Padişahın yaptırdığı konağın kusurunu kim bilirse, dünyalığını verecek, diyorlar.
-Ben bilirim, diyor.
-Haydi öyleyse diyorlar.
Götürüyorlar.
-Selamünaleyküm!
-Aleykümselâm!
-Sen mi bileceksin oğul? Haydi, gel bakalım.
Dolanıyor, çevriliyor, kafa da tutkun ama! Diyor ki: 
-Şevketlim! Çok güzel olmuş, güle güle otur diyor. Mahmud. Yalnız lamba yaksan karartır, mum yaksan sarartır içeriyi diyor.
-Ne yapmak lâzım oğlum, diyor Padişah.
Mahmud’un da kafasında kalmış. Gence şehrinde Ziyat Han’ın şemşirek taşı var. Onun ışığında oturuyorlar. 
-Padişahım diyor. Gence şehrinde şemşirek taşı var, o gelirse, içeriyi ışıtırsın, rahat rahat oturursun.
Padişah, vezir-vüzeranın yüzüne bakıyor. 
-Valla şevketlim, biz bilemeyiz. Bunu kim biliyorsa, herhalde getirmek de ona düşer, diyorlar.
-Oraya gittin mi oğlum, diyor Padişah.
-Yedi seferim var, diyor. Böyle diyor ama ne yanda olduğunu bilmiyor. 
-Tamam öyleyse, gidip getireceksin, diyor. Sana kırk gün müsaade. Kırk gün geçerse boynunu keserim.
Padişah; “Sana kırk gün müsaade, yoksa boynun cellât” deyince, bu ayıkıyor. Hemen sissizce;
-Peki, diyor. 
Oradan çıkıyor, geliyor anasının yanına. Anası da akşamdan gözlüyor ki, bugün kiminle dövüşüp gelecek, ne rezillikle gelecek, onu düşünüyor. Neyse, hiç söylenmeden kapıyı açıyor. Mahmut, doğruca geliyor yerine yatıyor. Anaların ciğer dayanmaz. Varıyor yanına;
-Yavrum! Nedir senin bu derdin? Ne oldu sana? Seni kim dövdü? Kiminle dövüştün?
-Aman anne! Ne yapacaksın? Derdime derman ol, yarama merhem ol. Şurada otuz dokuz günüm kaldı, diyor.
-Ne olacak?
-Padişahın yaptırdığı sarayın kusurunu ben bil bilmişim. “Şevketlim! Çok güzel olmuş, güle güle otur. Lamba yaksan karartır, mum yaksan sarartır içeriyi” dedim sarhoş kafayla. Babamın konuştuğu, Gence’deki şemşirek taşı aklıma geldi, onu söyledim.
-Ah yavrum ah! Zaten belliydi, senin böyle halt karıştıracağın, Gel bakalım diyor.
Pamuk Baba sağ, Ali Bezirgân öldü ama. Bunu alıyor, götürüyor onun yanına. Kapıya vuruyor. Pamuk Baba’ya diyor ki karısı;
-Kardaşlığının karısı geldi, oğluyla.
-Çağırın gelsin diyor.
Pamuk Baba da hasta, yüz yaşında bir adam. Geliyor Mahmut, eline varıyor. 
Soruyor Pamuk Baba:
-Nedir bu derdin?
Anası;
-Böyle böyle olmuş, diye olup biteni anlatıyor. Canı elde, otuz dokuz günü kaldı.
-Ah yavrum ah diyor. Gençliğime rast geleydin diyor. Şimdi kocadım ben. Daha mecalim kalmadı, kocadım diyor. Şimdi Padişah’ın yanına git. Ondan bir şey isteyeceksin, diyor.
-Ne isteyeceğim diyor.
-Üç posta asker isteyeceksin, diyor. Hep süvari olarak, Çirpici Çayırı’nda mevcut olacak. Toplanma meydanı orası. Üç posta askerin hepsi tekmil olacak.
-Peki, diyor.