(8)

-Ey babamın vezirleri!

-Buyur şehzadem, dediler.

-Bu makam bana kimden kaldı?

-Babandan, dediler.

-Bu benim helal malım değil mi?

-Evet. Babanın malı, evladın helal malıdır, dediler.

-Öyleyse arkadaşlar, ben bu hükümdarlığı yapamayacağım. Bunu anamın sütü gibi babamın birinci vezirine hediye ediyorum, dedi.

Birinci veziri tuttu, babasının makamına oturttu. Babasının tacını da vezirin kafasına koydu.

-Makam da sana yakışır, hüküm sürmek de. Bana allahısmarladık, deyip kapıdan çıktı.

Vezirler de akıllarından -yüzüne söylemediler ama- “Dah öyleyse!” dediler. Çıktı evine geldi. Kocakarı yamaçladı kapıdan.

-Ne yaptın oğlum?

-Anne, böyle böyle yaptım.

-Aman oğlum, etme tutma!..

-Etme tutma değil ya, yapamıyorum. Bu iş zorla olmaz.

-Yapamıyor musun?

-Yapamıyorum.

-Yapamıyorsan ne yapayım, canın sağ olsun, dedi. Baban kazanıp da bıraktığı mal, ölünceye kadar, sana da yeter, bana da.

Mahmut’la kocakarı, yeyip içip yaşıyorlar, ama Mahmud’un içine aşk doldu. Gözlerinden nisan yağmuru gibi yaş akıyordu. Yine de derdinin arasında babasını unutamıyordu. Her cuma akşamı günü, babasımn mezarına gidiyor gidiyor ussu geçinceye kadar ağlıyor, zarileniyordu. Nigâr Hanım’ın hayali de gözünün önüne gelince ne kadar elbisesi varsa, çekip çıkarıp hepsini arıyordu. Üzerinde hiç çaput koymuyordu. Kocakarı yenisini alıp üstüne giydiriyordu. Bu minval üzere, bir zaman devam etti. Yani Mahmudun on beş-on altı yaşlarına varıyor, yaş gittikçe iler­liyor, artıyordu.

O şehirde -böyle aklım kaybedenlere “mal yiyen” derlerdi- kırk tane mal yiyen vardı. Dediler ki:

-Falan yerde fukara Ahmed’in malını bölüştük, elimize kırkar para geçti. Filan yerde fukara Mehmed’in malını yedik, yine öyle oldu. Hurşit Bey’in oğlu kara sevda geçirmiş, akimi kaybetmiş. Eğer bunu kandınp da malını yiyebilirsek, İlelebet bizi hayata kavuşturur, dediler.

Bir yanı dedi ki:

-Yahu, bu koca hükümdar oldu. Ne kadar kara sevda geçirse de bize mal yedirmez.

Bir yanı dediler ki:

-Kazanç ortak. Tabi hepinizle olmaz bu İş.

Hünerlilerinden beş-alt tanesi ayrıldı.

-Biz onları kandırır-mandırır çekeriz. Tabi kazanç ortak, dediler.

Mahmud’u takip ediyorlardı. Mahmut, her cuma akşamı günü babasının mezarına geliyor, demiştik. Bunlar, ancak burada kandırmayı kararlaştırdılar. Cuma akşamı gününü beklediler, Mahmut’tan evvel geldiler. Hurşit Bey’in mezarının etrafına altı kişi oldular. Üçü bir tarafa, üçü de bir tarafa geçti, oturdular. Dediler ki:

-Bu buraya gelince, biz yalandan ağlayalım, bunu kandıralım, kardeş olalım. Bu bizim babamızdı diyelim. Kandırabilirsek böyle kandıralım. .

Bir kısmı dedi ki:

-Yahu! Öz ağlamazsa göz ağlamaz.” Gözümüzden yaş çıkmazsa şüphelenir. Gözüne güvenen cebine bir sarımsak koysun.

Ceplerine soyulmuş sarımsak koydular, bekliyorlar. Biraz sonra Mahmut geriden ağlaya ağlaya, elbisesini çekip cıra cıra hem Nigâr Hanım’ın hayaliyle hem babasının hasretiyle geliyordu. Mahmud’u görünce herkes sarımsağı yüzüne sürdü. Yalandan ağlayıp feryat ediyorlar, kendilerini yerden yere çalıyorlar. Hem de sarımsağın acısına da tahammül edemiyorlardı. Gözlerinden nisan yağmuru gibi yaş akıyordu. Hem ağlıyorlar hem de elleriyle toprağı eşiyorlardı.

Mahmut geldi ki, beş altı adam babasının mezarının etrafına oturmuşlar, öyle ağlıyorlar ki, gözlerinden akan yaşlar çenelerinden ikisi birbirine düğümlenip düğümlenip yere düşüyordu.

-Bunlar ne ediyor? Herhalde bunların da bir ölüsü var. Ölülerinin basma ağlamaya gelmişler; şaşırmışlar, benim babanım mezarının başında ağlıyorlar.

İleri geldi, dedi ki:

-Arkadaşlar! Herhalde sizin de bir ölünüz var, ağlamaya gelmişsiniz. Yalnız ölünüzün mezarını bırakmışsınız. Herkes ölüsünün başında ağlasın ki, bir men­faati ota, içerisi serinleye. Oradan çekilin, bu benim babam. Gidin ölünüze ağlayın, ne ederseniz edin, dedi.