Türk Milliyetçiliği, Muhsin Yazıcıoğlu´ndan sonra uluslararası sistemin denetiminden çıkma yoluna girmiştir. Bu yol: Batılıların, denetimli “ulus devlet” modeli olarak Türkiye´ye biçtikleri “milliyetçilik” yahut “ulusçuluk” ideolojisinden köklü bir kopuşun başlangıcıdır. Konuyu sadece BBP´nin mevcut konumu ve oy sayısı ile hesap edenler: meseleyi “Olmak!”la değil, “İktidar olmak!”la sınırlandıranlardır. Bu kıssadan BBP´li dostların da kendilerine bir hisse ayırmalarını dilerim. Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu´nun açtığı yol, bir parti ile alakalı olmaktan çıkmış; “varoluş” ile ilgili bir konum belirlemiştir. Yaşlanmak, her zaman “kemâl” ile sonuçlanmaz. Amblemler ve sloganlar ergenlik sivilcesi gibidir. Siyasetçiye “kendinden olmayan” bir takım hedefler lazımdır ki, az yahut çok siyasî ranttan nasiplensin. Hayat tarzım ve dinim bazı siyasi oluşumlara daha yakın mesafe gerektirmiştir. Mesafeyi koruyarak yürürken, hiçbir zaman parti asabiyyesi ve “Bizden olsun çamurdan olsun!” vıcıklığına ayaklarımı bulaştırmadım. O “vıcık” adamlarla da işim olmadı çok şükür. Ergenlik sivilcelerini, kurşun yarası gibi takdim eden güruhların bürokraside, siyasette yükselmelerini, yükseklik olarak görmediğim gibi, yeni nesillere sunulan en kötü örnekler olarak görmekteyim. Muhsin Yazıcıoğlu, derin bir tefekkürün sade sözlerle ifadesidir. Batılılar “Türk Milliyetçiliği”ne bir misyon biçmişlerdi ve bu misyon “müsaadeli milliyetçilik” biçiminde resmîleştirilmişti. Onun kopuşu, “öz” ile ilgilidir; siyaset kabuktur. Vizyon sahibi oluşu, kabuktan beslenenlerin hiçbirinin hoşuna gitmemişti. Türkçülüğü yahut İslamcılığı ağır basan misyonerlerin, bugün Muhsin Yazıcıoğlu´nun bağımsızlık konusunda verdiği dersten uzak oluşları, büyük bir tefekkür boşluğudur. “Boşluk”tan yararlananlar; iktidarın verdiği imkânla “İslamsız İslamcılık” ve “Türksüz Türkçülük“ yaparak, kabuklardaki çatlaklara sülük gibi yapışmış, iliğine kadar somurmaktadır. Beşerî manzarasıyla, İslamcı görünen son “mesafeli” toplantılardan birinde, tıksırıncaya kadar yemeye açık bir sofra vardı. Sofranın etrafında oturanların elinde krokiler, şemalar, istimlâk hesapları, lacivert elbiseye yatırımlara yönelik kartvizit ve CV´ler görmüştüm. Bu aslında 28 Şubat´ın normalleşmesidir. Gerçekten takvimde bir yaprak olarak, anılmayı hak eden bir post modern darbenin, modernleştirdiği vasatı “kâr” olarak gören varsa, “devrin modası”na kapılmış bir zavallıdır. Muhsin Yazıcıoğlu´nun neden şehit edildiğinin cevabını verdiğimi zannediyorum. Katilin hangi kiralık olduğunun önemi yoktur. Kimlerin işi olduğunu anlamak için ise tahkikata lüzum yoktur. Misyonerlerin Temmuz´da bir kesimi kalkışmışlardı, öbür kesimi ise “normalleşme” konusunda ve “halkın sırtından” bir rakipten kurtulmuş oldular. Bayrak altında poz verenlerin, bütün resimlerinin de ayrı ayrı analiz edilmesi gerekir. bylock´tan tutuklananlar hukukla halledilebilir ama öteki misyonerleri çözmek için çok derin bir sosyolojik analize ve çok sağlam bir duruşa muhtacız. Ortağı olmadığı bir hükümetin her karede yanında duran Merhum Başkan´ın “Türkiye İran olmaz! Türkiye Cezayir olmayacak. Türkiye´nin Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!” sözlerinin gerçek anlamı 15 Temmuz´dan sonra ortaya çıkmıştır. 28 Şubat´ın zinde kuvvetleriyle “The Cemaat”in o günlerdeki işbirliğinin arka planı dinî de, mezhebî de değildir. Din ve mezhep önem derecesi ne olursa olsun araçlardan sadece bir tanesidir. Bu araç türlü türlü kullanılarak, Türkiye´yi mevcut dünya düzeni içinde “seviyeli misyoner” olarak tutmak, en muhtemel ve mümkün seçenektir. Yazıcıoğlu´nun “vizyon” bildiren bütün cümleleri, emdiği sütün, taşıdığı mayanın ve yaşadığı vatanın asaletidir. Bir Türkmen Bey´inin vasatı da bumdan ibarettir. Kiziroğlu türküsündeki “Bir hışmınan geldi geçti/Hışmı dağı deldi geçti…” dizeleri çağrışıyor zihnimde… Her cümlesi bir hışımla gelip geçti, dağı da deldi geçti. 28 Şubatı yarıp geçen ““Türkiye İran olmaz! Türkiye Cezayir olmayacak. Türkiye´nin Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!” sözü içinde hissedene sağlam bir Türkiye tanımıdır aslında. Yazıcıoğlu Muhsin Bey, sen ölümsüz ölümlülerdensin; mekanın cennet; “vizyon”un bu toprağın çocuklarına emanet olsun.