İsfahan kentinde, adına Koca Han derler bir hanların hanı yaşarmış. Koca Han denilince akan sular dururmuş. Etkinliği, yetkinliği, saygınlığı yücelerden yüceymiş. Eli açık-lığı, lokmasını pay etmesi, doğruluğu, hakka ve hukuka bağlılığı ilden il’e, dilden dile anlatılırmış. Aç doyurur, susuza su içirir, çıplağı giydirirmiş. Kimsesizlere önce Tanrı, sonra Koca Han kimse olurmuş. Koca Han’ın Er-meni Keşişi bir yardımcısı varmış. İkisinin de çocukları olmadığı için üzgünmüşler. 
Koca Han’ın eşi Sultan Hatun’la Ke-şiş’in eşi Meryem de bir araya gelir dertleşirlermiş. Bir gün Sultan Hatun: “Meryem” demiş. Ben rüyasını gördüm. Bu elmayla güzel Mevlâ’m bizim muradımızı verecek. Gel şimdi sözleşelim. Eğer benim bir oğlum, senin bir kızın olursa, oğluma verir misin?”
Meryem’in içi erimiş:
“A yoluna kurban olduğum Sultan’ım” demiş. “Babası kapınıza kul, ben yanınızda pul. Kızım oğlunuza köle olsun, olmazsa öle olsun. Yeter ki Allah o günleri göstersin.” demiş. 
İki kadın, iki elma bir olsun diyerek elmayı bölüşmüşler. Yarısını biri, diğer yarısını da biri yemiş. Uzun sözün kısası, vakti saati gelmiş, analık ırmağına ulaşmışlar. Ar-tık bağışlar bağışları kovalamış. Tas taş şer-betler sebil edilmiş. Aradan dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat geçmiş ki, Sultan Hatun’un nur topu gibi bir oğlu, Meryem’in nar tanesi gibi bir kızı doğmuş. Oğlana Ahmet Mirza, kıza da İsa Gülü adını koymuşlar. 
Keşiş söz verdiği için karısına kızı-yormuş. İsa Gülü’nü farklı bir dinden birine vereceği için kara kara düşünmekteymiş. Kardeşi de “Bu kızın cemalini kimseye gösterme, çok belâlara girersin,” demiş. Keşiş yedi kat camdan yaptırdığı bir odaya kızını kapatmış. Yıllar yılları kovalamış. Birbirini görmeden büyüyen çocuklar onbeş-onaltı ya-şına ulaşmışlar. 
Bir gün Mirza güvercin avlarken attığı taş, yedi katlı camı delerek İsa Gülü’nün bulunduğu odaya girmiş. Kız taşı atanın kim olduğuna bakmak için camdan başını uzatmış. Kerem kızı görür görmez, 
“Ben yandım!...” diye öyle bir bağırmış ki, ki, bu feryada bahçede kan ağlamadık gül, saçını yolmadık sümbül kalmamış. Ne yapsın Mirza? Böyle nur var mı ki güneşte, bir elmanın yarısı işte. Elde gül, gözde ceylan, ağızda gonca dudağı… 
"Ey alnımın yazısı; sen hangi dağın gülü, hangi bağın sümbülüsün?" diye sormuş. Kız da: 
Ne gezersin melül melül bu yerde 
Aman Kerem beni rüsvay eyleme 
Düşürürsün beni onulmaz: derde
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.
Kısmet etsin beni sana yaradan 
Kaldırsın engeli, yâdı aradan
Ben yeni ayırdım akı karadan 
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.
Doyamadım şeker ezen dilinden
Yolunda çekinmem asla ölümden 
Çok sarılma gayri ince belimden 
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.
Ağa Kerem, Paşa Kerem, Han Kerem 
Ateş Kerem, tutuş Kerem, yan Kerem 
Aslı sana kurban olsun can Kerem 
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.
"Düşümde görüp sevdiğim, can yiğidim, Han yiğidim, ben Keşiş dağının kızı, Meryem bağının sümbülüyüm! Ya sen hangi yaylayı yayladın? Hangi deryayı boyladın? Buralara yel mi attı? Sel mi attı? Kerem et de söyle" demiş. Mirza Han:
"Ahu bakışlım, yayla çiçeği kokuş-lum; ben Han yaylasını yayladım, aşk deryasını boyladım. Sen hayallerimin aslısın” de-miş. O günün andacı olsun diye artık Mirza’nın adı Kerem, İsa Gülü’nün adı Aslı ol-muş. Derler ki, Aslı’nın zülfünden üç tel, ateşten dal olmuş da, Kerem’in sinesinde saz olmuş. Mızrab, döşlerindeki sazın değil, yüreklerinin titreşimlerini nağme nağme yansıtıyormuş. 
Kerem birilerini aracı kılıp derdini babası-na duyurmuş. Tek evlat baba yüreği dayanır mı? Keşiş’i huzuruna çağırıp yıllar önce verilmiş sözü de anımsatarak iki gence nişanlamak istediğini bildirmiş. Keşiş, türlü baha-neler öne sürerek kırk gün süre istemiş. Sürenin dolmasına bir gece kala, Aslı’yı yanına alarak ülkeden kaçmış. Durumu öğrenen Kerem zaman geçirmeden peşlerine düşmüş. Keşiş’le kızı önde, Kerem de yakın arkadaşı Sofu’yla birlikte arkalarında bütün Anadolu’yu dolaşmışlar. Kerem her gittiği yerde Aslı’sını soruyormuş. Bazen dağlara, bazen nehirlere içini döküyormuş. 
Yollarının üstünde bir çalı dibinde yaralı bir ceylan görmüşler. Bir ok değmiş, al kanlara boyamış. Varıp oku çıkarmışlar. Yarasını saracak olmuşlar. Bir de görmüşler ki, ceylanın yavruları da orada melül melül meleşiyorlar. Hani korktukları kadar da varmış doğrusu. Bir gölge belirmiş uzaktan; avcı ve al tazısı, her taşın altını yoklaya yoklaya, her çalı dibini koklaya koklaya yaralı ceylanın izini sürüp geliyormuş. Kerem orada ne söylemiş ki, sizler de ne dinleyesiniz: 
“Kova kova indirdiler yazıya
Tut ettiler al kınalı tazıya
İş başa düşünce bakma kuzuya
Kaç kuzulu ceylan yad avcı geldi.”
……..”
Günler günleri kovalamış. Kerem karlı boranlı yolları aşarak Erzurum’a ulaşmış. Aşk ateşinin etkisiyle hasta düşmüş bir han odasında yatıyormuş. Dostları onu teselli etmek için Aslı’nın üç güne kadar Erzurum’a geleceğini söylemişler. Kerem orada bir türkü tut-turmuş: 
Bir han köşesinde kalmışım hasta 
Gözlerim kapalı kulağım seste 
Kendim gurbet ilde gönlüm heveste 
Gelme ecel gelme üç gün ara ver 
Felek sen mi kaldın bana gülecek 
Akıttın gözyaşım kimler silecek 
Kerem'e dediler Aslı'n gelecek 
Gelme ecel gelme üç gün ara ver 
Kerem’in duyduğu haber doğru muydu? 
Kerem, Aslı’nın Erzurum’a geleceği haberinin doğru olmadığını öğrenince yine yollara düşmüş. Boşa geçirecek zamanı yokmuş. Kimi görse Aslı’yı soruyormuş. Sonra öksüz çocuklar gibi boynunu büküyormuş. Bir bahçede mola vermişler. Kerem öyle bir ağıt tut-turmuş ki, canlı cansız kim varsa hıçkırmış:
“Ey hayallerimin aslı, aslı sevgilim. Serviye benzerdin dallar içinde; kokuya ben-zerdin güller içinde; bayrağa benzerdin allar içinde. Kim bilir şimdi neredesin, nerede kulaklarımdan silinmeyen sesin?” Bu ağıta da-yanamamış bahçe dile gelmiş ve demiş ki: 
”Vay dertli Kerem vay! Bahçe benim, dal bendedir.. Dallar benim, al bendedir. Allar benim, gül bendedir, ama, burada kimse bilmez senin Aslı’n nerededir?" 
Kerem’in yüreğindeki ateşin üstüne bir ateş daha düşmüş. Bir yandan “Yan Kerem yan!” diyor, bir yandan da “Vay yandım!” diyormuş. Yine bir türkü tuttura tuttura yolla-ra düşmüş. 
Kerem ile Sofu bir umutla Erzincan’dan Sivas’a ulaşan yollardayken bakmışlar ki başlarının üzerinde bir bölük turna firaklı firaklı öterek gidiyor. 
Sofu: “Bölük bölük turnalar, kim bilir nereye giderler?” diye sormuş. 
“Sofu kardeş, biz yârı, onlar baharı kovalıyor. Ah keşke benim de bir çift kanadım olsaydı uçar Aslı’mın dalına konardım. ” diye yanıtlamış Kerem. Sofu:
“Şunlara bak, kanatlarından bir tel bile vermiyorlar.” deyince, Kerem “Belki bir haber verirler” diyerek sazına davranmış. Yaslamış bağrına. Vurdukça tezeneyi tellere öyle bir yanık ses çıkmış ki, Kerem’in feryadı, tellere, tellerinki Kerem’e karışmış, inim inim inlemiş dağlar, taşlar. Turnaların dertli dertli ötüşünü bastırmışlar. 
Gökyüzünde bölük bölük turnalar
Nedir sizin ahvaliniz haliniz
Arzuhal yazarım yâre sunmağa
Dost iline uğrar m’ola yolunuz
Turnam kara kuşsuz gökte uçarsınız
Ol yüce dağları siz de aşarsınız
Yaz gelince yaylalara kaçarsınız
Yar köyüne uğrar m’ola yolunuz
Avcılar gördükçe siz de şaşarsınız
Bingöl yaylasını geçer aşarsınız
Çora şahin pençesine düşersiniz
Kıra sizin kanadınız kolunuz
Dertli Kerem eydür uğrarım derde
Canım kurban olsun mertoğlu merde
Garip turnam ne gezersin bu yerde
Yok mu sizin vatanınız eliniz
Kerem bir süre sonra Aslı’yla Kayseri’de karşılaşmışlar. Kaçmak için sözleşmişler. Gece karanlıktan yararlanarak kaçacaklarmış. Zaman durmuş, sanki akrep yelkovanın zıddına gidiyormuş. Nihayet el ayak derin bir uykuya dalmış. Kerem yanında Sofu karanlığa sarılarak, Aslı ile buluşmak için kararlaştırdıkları, eski kilisenin bahçesine gitmiş, beklemeye başlamışlar. Şu feleğin ettiğine bakın. Rengi sarı ile mavi arası bir yıldız doğuvermiş. Ortalık aydınlanmış, iplikle iğne seçilir olmuş. Bu aydınlıkta Subaşının adamlarına yakalanmaktan korkuyorlarmış. 
“Eyvah!” demiş Kerem: “Şimdi hapı yuttuk. Bu her halde Kervankıran yıldızı… Nerede bezirgân varsa, onlara göz kırpar, sonra yine gömülür karanlıklara. Gel şöyle bir kuytu yere saklanalım. Biraz bekleyelim.” demiş. Başlarını bir yıkıntıya sokmuşlar. Yıldızın gideceği yok. Kerem yıldıza karşı söylemiş. Dönüp gitmesi için yalvarmış:
“Sabah oldu şavkın batmaz,
Döne kervankıran döne.
Aşk sevdası serden gitmez,
Döne kervankıran döne.
Yıldızların şahı sensin,
Ağlamaktan didem kansın,
Sevdiğim ya nice etsin,
Döne kervankıran döne.
Parmağında hatem yüzük,
Kolunda altın bilezik,
Boynun eğmiş kıza yazık,
Döne kervankıran döne.
Yıldızlardan ürüşansın,
Âlem içinde perişansın,
Garip yurduna düşmansın,
Döne kervankıran döne.
Sana kervankıran derler,
Yâre ikrar veren derler,
Bana dertli Kerem derler,
Döne kervankıran döne”
Kervankıran yıldızının döneceği yokmuş. Kervankıran dönmediği gibi, bulutların da muhannetliği tutmuş. Bir bulut bile Erciyes’in başından kopup, şu Kervankıran’ın önüne perde olmuyormuş. Kerem Kervankıran’a yalvarmasını sürdürmüş: 
Goncanın dikeni hardır,
Aslı’yla kavlimiz vardır
Yoksa halim ah-u zardır
Döne Kervankıran döne.
Sana Kervankıran derler,
Yâre ikrar veren derler,
Bana dertli Kerem derler,
Döne Kervankıran döne.
Kerem ne derse boşuna… Kervankıran bu defa da “kavil kıran” yıldızı olmuş. Ne özden, ne de sözden anlıyormuş. Sonunda olan olmuş. Başuçlarında heybetli biri görünmüş.
Kerem ile Sofu’yu eski kilisenin bahçe-sinde yakalayan bekçi, Subaşı’ya götürmüş. O da Kayseri zindanına attırmış. Keremin yanık türküleri, zindan duvarlarını delerek, güngörmüş halden, dilden, sevdadan anlayan Kayseri paşasına kadar ulaşmış. Paşa Keşiş’i karşısına almış da ne demiş? 
Sorunun cevabını, bir Kerem türküsü naklettikten sonra vereyim: 
“Hey ağalar hangi derde yanayım
Yitirdim Aslı'mı gören olmadı
Pervaneler gibi yandım tutuştum
Yandım ateşine soran olmadı
Atıldım atıldım atılamadım
Kırıldı kantarım tartılamadım
Azrail elinden kurtulamadım
Perişan halimden bilen olmadı
Kerem eder ben bu elden giderim
Dostun cemalini seyran ederim
Hâkk'tan emir geldi buna ne derim
Aslıhan gibi de yanan olmadı
Kayseri paşası Keşiş’i tehdit ederek kızını Kerem’e vermeye razı etmiş. İki sevdalının nikâhı kıyılmış. Fakat kötü ruhlu Keşiş, onlara son kötülüğü yapmış. Aslı’ya sihirli bir gömlek giydirmiş. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, yeniden kapanırmış. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözememiş. 
“……….
Felek bizi ne günlere yetirdi 
Ömrümü günümü yedi bitirdi
Süre süre bu diyara getirdi
Çöz Aslı'm çöz göğsün düğmelerini.
……..”
Yüreğinden kopup gelen ateşle yanmaya başlamış. Bir yandan da Aslı’nın ağlamasına dayanamıyormuş: 
Gül Aslı'm yeter ağlama 
Yanarım Aslı'm yanarım 
Ciğerim aşka dağlama
Yanarım Aslı'm yanarım.
Bir ateş düştü özüme 
Mailim elâ gözüne 
Ölende gel mezarıma 
Yanarım Aslı'm yanarım.
Kerem’im, söylenir adım 
Arşa dayandı feryadım 
Mahşere kaldı muradım 
Yanarım Aslı'm yanarım.
Kerem yanıp kül olmuş. Kerem’in ateşiyle Aslı’nın saçları tutuşmuş. 
Kimi der ki, Tekir yaylasında her bahar, Kerem ile Aslı’nın küllerinden iki hasret gül açar. Biri nar kırmızı, diğeri kar beyaz. Üzerlerinde sevda kuşları uçarmış. Güllerin biri Aslı, biri Kerem’miş. Artık onlara ölüm yokmuş. Tekir yaylasına çıkanlar, göremeseler de Kerem ile Aslı’nın güllerini, esen rüzgârlarda duyarlarmış kokularını. 
Kimileri de der ki; gel zaman git zaman, küller içindeki iki kıvılcım, ateşten bir çekirdek olmuş. Filiz vermiş, dal vermiş bir ulu ağaç olmuş. Bu ağaçtan her yıl üç elma dü-şermiş. Kimin ne dileği varsa, onun başına.