Ülkemizin üzerine kara bulutların çöktüğü dördüncü gündeyiz. Bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda 78. saatinde enkaz altından ses duyulmuş, ekipler canla başla ulaşmaya çalışıyordu. TV kanallarını geziyorum. Onlarca enkaz üzerinde, bütün güçleriyle cansiperane çalışanların yalnız sırtları görülüyor, Elbette pek çok yerler vardır ama, on – on beş dakika içinde görebildiklerim, Batman, İstanbul, Ataşehir, Çekmeköy, Tokat, Elazığ, Denizli, Antalya, Adana belediye yada itfaiyeleri. Türkiye burada. Dün bir ara gözüme takıldı. Kahramanmaraş’ta, bir bayan milletvekili İBB başkanına milli töremizden ters örnek veriyor “İngiliz Uşağı defol” diyor, bıraksalar parçalamaya mı teşebbüs ediyordu? Ya da ben öyle mi sandım? TV kanalların görüntüleri içinde afetin dördüncü gününde münferit ve küçük çaplı olanların hakkını yemeyeyim, çadırlara da rastlamaya başladım. Antalya Belediyesi yazan bir grup çadırı gördüm. Sosyal medya haberlerinin birinde Kızılay ve AFAD çadırlarının kurulmakta olduğu haberini de okudum. Bir ara gözüme AFAD çadırlarının da kurulduğu görüntüler takıldı. Bir gerçeği peşin peşin yazayım. Gerçekten felaket çok çok büyük. Alan çok çok geniş. Her bir yere anında ulaşmak, ancak tatlı cadının burun çalımı ile mümkün. Ama öyle bir güç yok. Ama, psikoterapinin temeli, konuşmak, içini dökmesi için konuşturmaktan geçer. Siz ağlamasın diye, sesi duyulmasın, büyüklerini rahatsız etmesin diye, sorununu gidermek yerine çocuğunu döven ana, baba olamazsınız. İnterneti kısıp, Twitter’i yavaşlatamazsınız. Efendim, ceza borçları varmış da, onun için yavaşlatılmışlar da… İnanın eski dilde istihza ile gülmek için bile takatimiz yok. Felaketin üçüncü gününde Devlet Babayı sahada gördük. Üzgündü. Yapılacak mali yardımlardan söz etti. Her felakette, milletin düştüğü her sıkıntıda yanı başımıza can kurtaranımız olan Mehmetçik’in nerede olduğu sorusuna cevap verdi. Binlerden söz etti. Jandarma, polis ve diğer kamu görevlilerinin alanda olduğunu söyledi. Ama 85 milyonun bir olarak hareket etmemiz gerektiği bir zamanda, soysuzlardan ve bunların kaydedildiği ve cezalarını çekeceklerini bildiğimiz üslupla söylemeyi ihmal etmedi. Gerçek soysuz, kansızlar yok mudur? Elbette vardır. Ama söz edilenlerin çoğunluğu, feryatları duyuranlar, çığlıkların, yoklukların, gözyaşlarının görüntülerini yansıtanlardı. Dün bir sporcumuz yalvarıyordu. Dokunulmayan enkazların çokluğundan söz ediyor. Boş bekleyen iş makinalını gösteriyordu. Biraz önce İslâhiye dışından görüntüler yayınladılar. Sıra sıra vinçler duruyordu. Mikrofona yaklaşan bir vinç operatörü isyanını dile getiriyordu. Yanlış işitmediysem Safranbolu’dan vinciyle birlikte belediyeleri göndermiş. İki günden beri burada AFAD görevlendirmesi bekliyormuş. “Bizi buraya can kurtarmaya gönderdiler, yatmaya değil. Yazık, günah,” diyordu. AFAD’ın hizmeti inkar edilebilir mi? Üç günden beri, ekiplerinin, gönüllülerinin canla başla çabaladıklarını görmüyor muyuz? Ama belli ki organizasyon kapasitesi küçük kalıyor. Yine bir canlı yayın görüntüsü televizyonda geçiyor. Depremin 78. Saatinde enkaz altında duydukları sese doğru ulaşmaya çalışanların yanında, henüz hiç dokunulmamış, ulaşılmamış enkazlar gösteriliyor. Kim bilir onların içinde de nice sesler yükseldi, yavaşladı, yavaşladı, yavaşladı, inilti oldu ve de sustu. Zor bu işler. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Eskiden yasça, başça benden büyükler çoktu. Şimdi tükendiler. Bana “Oğlum Ahmet, ayının bildiği kırk türkü vardır. Kırkı da ahlat (armut) üstüne. Sen bırak bu işleri. Bildiğin türkünü söyle,” derlerdi. Seyranî’nin dörtlüğünü hatırladım: “Can gözü gafletten açıla düştü İkilik birlige güç ile geçti Hazine-i Hakk'a elim ulaştı La'l-i gevher kan-ı mercandan aldım” Ben size türkülerimi söyleyeyim de sizler öküz altında buzağı aramayınız. Allah göstermesin! Everekli Seyrani’den başladım. Bir kez daha kulak vereyim. Everek Kayseri’nin Develi ilçesi. Seyranî şiirine şöyle başlamış: “Hüsne magrur olma ey yüzü mâhım Niceler yokuştan inişten geçti Kar etmedi sana feryad u ahım Tir-i ahım kuh-ı keşişten geçti Seni bi-mürüvvet seni bi-vefa Kim kime etmiştir ettigin bana Şimdi de yar olmak istersin amma Nideyim sevdigim iş işten geçti Benden sana izin ey gözü afet Var kimi istersen eyle mahabbet Şimdengeri sen sağ ben selamet Seyrani bu alış verişten geçti ………..” Kayseri’den komşusu Sivas’a geçeyim. Pir Sultan Abdal’ın sesiyle size ses vereyim: Nasıl yar diyeyim ben böyle yare Mecnun edip çöle saldıktan sonra Alemin bağında bülbüller öter Nidem benim gülüm solduktan sonra Coşkun çaylar gibi çağlamayan yar Gönlünü gönlüme bağlamayan yar Benim şu halime ağlamayan yar Daha ağlamasın öldükten sonra ……..” Sivas’a uğramışken, Şarkışla ilçesinde biraz soluklanıp Sefil Selimi’ye de kulak kabartalım istiyorum: “Koca Cihan dedi kodu içinde, Bütün dünya çiğ elinde ham kaldı. İri, ufak hep hilafet peşinde, Ön koltuğa göz dikmeyen kim kaldı? Huzur bu âlemden elveda etti, Saltanat yüzünden çok ocak battı Kime hoş dedikse bir kazık attı, Neşe öldü yaşıyana gam kaldı. ……….. Vatanımda vatandaşlık künyem var, Ne ahretim mamur ne de dünyam var, Dışı toprak içi maden bünyem var, Sefil Selimî’den başka nem kaldı?” Turabî ve Dedemoğlu’dan da birer kıta söyleyelim de hatırlansınlar devirleri daim olsun: Türâbî sen özün pây-i mâl eyle Hak yolunda yüzün pay-i mâl eyle Şu fânî dünyâda bir hayâl eyle Geçen geçti gelen nişâne yeter Dedemoğlu der ki aşkın bağından Aşırdılar bizi Yozgat dağından Anadolu Sivas şehri sağından, Bizden sonra bir nâm kalsın illere Son sözüm, mezarını Kangal’ın Soğukpınar, eski adıyla Mamaş köyünde ziyaret ettiğim Feryadi’den olsun. Niçin? Bu derdi bölüşmek zorunda olduğumuz için: “Bağımıza gazel düştü güz oldu Geçti giden günler ömür az oldu Feryâdî’nin yaraları yüz oldu Çekemem bu derdi bölek seninle..”