Kültür emperyalizmine maruz kalan ülkelerde milli değerler ve geleneksel kültür, vatandaşlara yeter derecede ulaştırılamadığı için ülke çocukları belirli ve açık bir kimlikten mahrum kalmaktadırlar. Süreç sonunda da asimile olma durumu kaçınılmazdır. Tarihte Türk oldukları halde milli kültürlerini kaybettikleri için başka kültürler içerisinde yok olmuş birçok millet mevcuttur.
Milletlerin kendilerini dış dünyaya kapatıp bu durumun tersi bir anlayışı hayata geçirmeye çalışmaları da oldukça güçtür. İnsanlık ve peşi sıra büyüyüp gelişen dünya, sürekli bir değişim olgusu içerisinde kendilerini yeniden şekillendirmek suretiyle gerek yaşam tarzlarını gerekse gelenek, görenek ve törenlerini (ritüellerini) değişime ayak uydurarak icra etmek zorundadır. Günümüz dünyasında hiçbir millet yoktur ki kendisini tamamen dışa kapatıp tek başına safi kalabilmeyi başarabilsin... İster istemez toplumlar çeşitli alanlarda birbirleriyle iletişime, etkileşime girmek durumundadırlar. Bu kapsamda milletler adına dikkat edilmesi gerekli olan husus; hiç şüphesiz ki etkileşimde bulunulan milletlerin kültürlerinden bilinçli olarak yararlanabilme yollarını ve olanaklarını bulabilmek olmalıdır. Kültürler arası geçişler, güçlünün zayıfı ezdiği, istila ettiği “Kültürel Soykırımlar” tarzında değil de; etkilenilen kültürel değerlerin, kendi öz değerler içerisinde özümsenerek, yine kendi kültürüne bir zenginlik olarak katılması yani sindirilerek kültürle bütünleştirme şeklinde olmalıdır.
Bu alandaki tutarlılığın ve mükemmeliyetçiliğin en güzel örneklerine, yine ceddimizin tarihinden rastlanılabiliyor olması, her zamanki gibi insanlığı şaşırtmamaktadır. Düşünün üç kıtaya hükmetmiş bir cihanşümul devletin, hâkimiyeti altındaki başka milletlerin kültürlerinden etkilenememiş olabilmesi mümkün olabilir mi? Tabi ki doğal olarak o dönemde milletlerin kültürleri arasında karşılıklı etkileşimler olmuştur. Ancak bu etkileşimler ve kültür alışverişleri, İslam adaletinin hoşgörülü havasının teneffüs edildiği o dönemlerin bir tezahürü neticesinde; günümüzdeki gibi “Kültür İstilaları” ve “Kültürel Soykırımlar” şeklinde değil de; bilakis milletler “Hoşgörü” ilkesi çerçevesinde kendi öz benliklerini yitirmeden, kimliklerini muhafaza etmek suretiyle, yaşam tarzlarını idame etme yoluyla devam etmişlerdir. Hâkim olan bu hava, tabi ki Osmanlı kültürünü yozlaştırmamış, aksine kültüre dâhil olan unsurlar, Osmanlı kültürel değerlerinde özümsenerek o kültüre zenginlik anlamında taşınmıştır. Türk Milleti, tarih boyunca farklı kültürlere saygı ve hoşgörü ile yaklaşmış bir millettir. Fatih Sultan Mehmet, 1463 yılında Bosna-Hersek ‘i fethettikten sonra bölgede yaşayan Hristiyan halka güvence olarak “Ahitname” vermiştir. Bu Ahitname ile bölgede yaşayan Hristiyanlar, dini inançlarını özgürce yaşamaları konusunda koruma altına almıştır. 15. yy da İslam’la tanışan Bosnalı halk, hiçbir baskı ve şiddete maruz kalmadan kendi özgür iradeleriyle İslam’ı tercih etmişlerdir.
Goethe’nin dediği gibi “Bir dilin kudreti kendine yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmektedir.” Bizim kültürümüzün büyüklüğü ve milletimizin farkı da bu olsa gerek… Atıp-yıkmak, parçalamak, yok etmek, soykırım yapmak yerine kültürler arası değerleri sindirip özümleyerek hazineye katabilmek, “Bizden Olan Unsurlar” yapabilmektir.
Sonuç olarak; milletler, doğuştan toplum içerisinde sahip oldukları kimi özelliklerinden dolayı belli bir kimlik içerisinde kendilerini bulurlar ve bu kimlikle anılırlar. Burada önemli olan toplumların kimliklerini meydana getiren ana yapı taşlarının yozlaşmaya maruz bırakılmadan muhafaza edilebilmeleri ve aktarımının sürekliliğidir. Bu konudaki başarı da tabi ki sağlam bir şuur etrafında şekillenecek ve hayat bulacak olan bir anlayıştır. Bu durum ne derece hayata geçirilebilir ölçüde olursa, milletlerin toplumsal kimliği de o ölçüde sağlam ve sürekli kalacaktır. Ancak bu olumlu durumu meydana getiren besleyiciler zayıf kalırsa, milletlerin toplumsal kimliklerinde de bozulmalar ve sorunlar mutlaka belirecektir. Geleceğini tarihi ve kültürü üzerine bina edemeyen toplumlar milli şuurdan yoksun kalacaktır. Bu durum da peşi sıra toplumda kimlik yoksunluğunu doğuracaktır.
“Sezon Sonu Finali”