Gazetedeydim, yıl 1997. Gencecik biri geldi içeri, eleman alımı olduğunu duymuş, gazeteciliğe olan ilgisinden bahsederek işe talip olduğunu belirtmişti.

O yılların gazeteciliğe ilk adımlarının şiarıydı, Valilik Basın Halkla İlişkiler Müdürlüğü ofisindeki günlük gazete bültenleri toplanırdı. Gazetenin çalışan çömezlerinin ilk işleri yani. O bültenler alınır ve ardından gazeteye gelinerek kalem kağıtla haberleştirilir. Bilgisayar aşaması sonrası, internet nerede efendim, resmi dairelerin basın ofisi ne ki?..

O çiçeği burnunda ki gencimiz haberleştirirdi, ben okurdum, olmadı diyerek kaç defa kağıdı top haline getirip geri attım, sayısını bilmem. Sonrasında o genç yanıma geldi, yanlışın ne olduğunu sordu. Cevaplamak farz oldu, basın bültenini aynen yazıyordu. Valilik bülteniydi, hiç unutmam, bültende Valinin ismi öncesinde ‘sayın’ ibaresi vardı, o genç ayniyle yazıyordu. “Bu olmaz, sayın diye ibareyi koyamazsın!” dedim. Güldü, gülümsemesi o kadar güzeldi ki, soyismi gibiydi…

Deneme süresi verilmişti, bir hafta bile olmamıştı, “Nüfus cüzdanını ver” dedim, hemen cüzdanından çıkarttı ve iş müracaatının resmi adını SSK başvurusu ile başlatmıştım, adı İsmail Güneş…

***

Sonraki günlerimiz saha ekibi bir İsmail Güneş, haber nerede İsmail orada. Yorulur muydu, mutlaka, ama bunu ben hissetmezdim. Akşam toplanan haberlerin ardından yazılan ve düzenlenen haber bülteni dizgisinde başımda heyecanlı bu genç haberinin sayfada ki oluşumunu heyecanla izler, bazen “Abi, şuraya mı haberi koysak, fotoğraf çok güzel çıktı, haberi üste mi atsak?” sorularının ve zorlamalarının muhataplığında bunalırdım. Ama o gülmesi ve mizahları yok mu? Sinirim gider, gülümsemelere bırakırdım kendimi…

Ha, bir de fotoğraf hikayeleri vardır, ne zorluydu bilemezsiniz! Dijital çağın öncesi bu olaylar. Haber oluşmuş, bir de fotosu gerek değil mi? Fotoğrafçıya gidilir, film çıkarttırılır, ardında gazeteye gelinir, banyoya film girer ve dualar edilir. O haber fotolarının net ve güzel çıkması dualarıdır. Tatlı bir heyecandan ötesi olan çok önemli haberlerin foto oluşumu büyük bir yarıştır esasında. Gazeteciler en güzel foto yarışmasını akşam ellerinde banyo edilmiş film tabları ile “Gazetecilik budur!” takışmaları ile yaparlardı…

İsmail’in fotoğraf makinesi ile birlikteliği güzeldi, yani makineyi güzel kullanırdı. Filmler güzel çıkardı ve haberler güzel bütünleşirdi, sonuçta da gazete dizgisinde başımızı etini yerdi…

Açlık en büyük sıkıntısıydı Ramazan aylarında. ‘Dayanamıyorum’ şeklinde kasıtlı inlemeleri beynimize vururdu. “Yeter İsmail!” dedikçe yüzüme bakar “dayanamıyorum” diyerek gülümsemesi ile bizler de artık gülerdik. Tabii ki tamamen şakaydı, ama aç olmayı sevmezdi.

Suat Şener ve İsmail Güneş birlikteliğiyle çok güzel haberlere imza atılmıştı, bendeniz o günlerde Yazıişler Müdürü idim. Ve diyebilirim ki, gazete günlerimde en bahtiyar günlerimizdi.

***

Bir gün geldi, biliyordum, İHA ile görüşmüştü, “kabul ettiler!” dedi, “Hayırlı olsun” dedim. Sevinmiştim, mutlu olmuştum, can gardaşım artık bir ajans muhabiriydi. Haberleşmemiz ajansta da devam etti. Ajansa abone olduk, haberleştik, birbirimizi haberler konusunda da rahatsız etmeye devam ettik…

Bazen kızardım, gülümserdi, gülümserdim, çoook güzel gülerdi, güneş gibi…

Bazen gülerdim, gülerdi, gülümsemesi ile kahkahaya doğru espriler iştirak ederdi, çoook güzel espriler yapardı…

Gazeteciler gününde bir akşam yemeğinde buluşmuştuk, halay çekmiştik, yine gülmüş, gülüşmüştük, çoook güzel güler ve oynardı…

***

25 Mart 2009 gününe kadardı bu gülmelerimiz, gülüşmelerimiz. Zira o gün telefonda Güneşimizin acı sesi vardı, yardım çığlığı vardı, artık bir hüzün perdesi vardı aramızda…

Muhsin Başkan ile birlikte vefatı derin bir hüznün dalgası artık benim için.

Cenazesinde hüzün vardı, acı vardı…

Ve benim için özlem vardı, o çok güzel hatıralar içerisinde çook güzel gülmeleri vardı, gülümsemeleri vardı…

İsmail Güneş, güneş gibi gülümserdi ve benim için gülmek, gülümsemek her zaman için İsmail Güneş gibidir…

O çook güzel gülümserdi, gülerdi…