Esmehan hikâyesi, Adana´nın Kadirli ilçesinin Bekereci köyü nüfusuna kayıtlı olan Yusuf Sıra´dan derlenmiştir. Yusuf Sıra, Esmehan hikâyesi haricinde, Güzel Ahmet adlı başka bir hikâye ve Karacaoğlan hakkında bir efsane ile Köroğlu destanının altı kolunu da bilmektedir. Hafızasında bulunan bütün hikâyeleri en son 1992 yılında anlatmıştır. Ancak, Hekimoğlu´nun araya soktuğu hatırlı kişileri kıramayan kaynak şahıs, bildiği bütün hikâyeleri son bir defa 1996 Mart ayının ilk haftasında anlatma kadirşinaslığını göstermiştir. Hekimoğlu da teyple tespit ettiği bu hikâyeleri güzel bir çalışmayla kaybolmaktan kurtarmıştır. Kaynak şahıs Yusuf Sıra hakkında, Güzel Ahmet hikâyesinin Kadirli varyantını değerlendirirken bilgi verdiğimizden dolayı, burada aynı bilgileri tekrar vermek istemiyoruz. Esmehan hikâyesinin kim tarafından ne zaman tasnif edildiğini bilmiyoruz. Her ne kadar hikâye özellikleri ağırlıkta ise de ağaçta bulunan Esmehan´ın yüzünün güzelliğinin suya vurması, üç çocuğun hain kişi tarafından acımadan kesilmesi motifleri gibi zaman zaman masal unsurları da göze çarpmaktadır. Hikâye, manzum ve mensur bir yapıya sahiptir. Durumlar ve olaylar mensur olarak; hikâye kahramanlarının duygularının yoğun olduğu kısımlar ise, manzum olarak ifade edilmiştir. Hikâyecinin son derece akıcı bir üslubu vardır. Akıcılık, çeşitli formel sözlerle, mahalli kelimelerle ve orijinal kelime gruplarıyla, tasvir ve benzetme sözleriyle, abartılı ve argo ifadelerle, atasözleri ve kafiyeli sözlerle sağlanmıştır. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: Halk edebiyatı anlatım türleri içinde pek de yaygın olmayan Esmahan hikâyesini yayımlayarak kaybolmaktan kurtarmanın verdiği huzur, bu vadide mesaisi olan insanların hissedebileceği bir duygudur. ................................... Metin: Vakti zamanında kalbur sarar iken, devenin tellalında, eşeğin berberliğinde, baltayla baş yülüdüklerinde, usturayla meşe kestiklerinde, eski zamanlarda Osmanlı tarihinde Şam´da bir Hoca varmış. Hoca çok derin okumuş, bilgili âlim bir adam. Şam´ın hem şeriatını keserdi hem de imamıydı. Bu adamın evlat olarak Osman adında bir oğlu, Esme adında da bir kızı vardı. Hoca birgün sabah namazında caminin avlu kapısından girdi ki, caminin iç kısmında bir bebek sarılı, kundakta. Orada sızlıyor, ağlıyor. Hoca aldı bunu, şöyle tenha bir yere koydu. Namazı kıldırdı çıktı. Millete dedi ki: -Arkadaşlar! Bu çocuk kiminse alsın. Şam´da daha böyle bir şey görülmemiştir, ayıp oluyor. Fakat kimse sahip çıkmadı. Hoca bunu aldı, eve getirdi. Açtılar baktılar, bir oğlan çocuğu. Karısına dedi ki; -Karı, her şey Allah´tan. Bu da bize bir kısmet. Oğlumuz bir idi, oldu iki. Allah rızası için buna da bak. Bunun adı da Molla olsun, dedi. Şam´a ilân ettirdi ki; -"Bu çocuğa kim; Hoca baban, karısı anan, Osman kardeşin, Esme´de bacın değil" derse, kafası cellât, malı yağma. Bu benim öz çocuğum. Ben babasıyım, hanımım anası, oğlumla kızım da kardeşi, bacısı, dedi. Artık günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Zengin aile çocuğu bunlar, bakımlı büyüdüler. Hoca bir gün rüyasında ak sakallı, yeşil sarıklı bir koca gördü. Hoca dedi ki; -Hocam, senin her şeyin tamam, variyetin yerinde, sen Hicaz´a layık bir adamsın. Hicaz´a gideceksin. Hoca, "Estağfurullah" der. İkinci gece aynı adam gelir aynı şeyi der. Üçüncü gece gene gelir. Der ki; -Hoca ihmallik yapma. Hicaz´a git. Dördüncü gecenin sabahı Hoca uyanır hanımına der; -Karı beni üç geceden beri bir koca rahatsız ediyor. Ben Hicaz´a lâyık olmuşum, ben Hicaz´a gideceğim. Sen buna ne söylüyorsun, der. Karı der ki; -Hocam, iyi, güzel variyetimiz yerinde ama ben hakkımı helâl etmezsem, sen Hicaz´a gidemezsin. Bu yuvayı ikimiz kurduk. Sen gidersin de ben gidemez miyim? Beni de götürürsen hakkımı helâl ederim. İkimizi de götürecek variyetimiz var, dedi. Hoca; -Hanım benim gelenim gidenim eksik değil, Ben gidersem de bu hane açık. Gelenimi gidenimi kimler ağırlayacak? -Oğullarımız var, kızımız var. -Tamam olur, sen de gel kabul, der Hoca. Bunu duyan hocanın öz oğlu Osman Bey; -Baba, böyle bir durum varmış. -Evet oğlum, biz Hicaz´a gidiyoruz. -Eee!.. Baba siz gidersiniz de ben gidemez miyim? Benim yaşım daha genç. Bu yaşta hakikati görüp tövbe istiğfar edersem daha güzel olmaz mı? Herhangi bir hatayı şimdiden yapmazsam daha güzel olmaz mı? -Oğlum, işte bizim evimiz var, bacın var, kardaşın var. -Molla´ya n´olmuş, der Osman Bey. Hem benim kardeşim daha güçlü kuvvetli birisi. Hâsılı Osman Bey de gitmeğe karar verdi. Onu da kabul ettiler. Artık hoca, yine de "Eksik eksiktir; kadın kadındır." diye kızı Esma´yı kimseye güvenmedi. Ayrıyeten bir odaya kızı Esma´yı koydu. Bol miktarda para bıraktı yanına. Kapıyı dışardan kitledi. Kilidi de kızına verdi. Dedi ki; -Kızım biz gelene kadar buradan çıkmayacaksın. Herhangi bir şeyle uğraşmayacaksın. Senin isteğini Molla kardeşin her gün pencereden verecek. Yiyip içeceksiniz, haydi Allahaısmarladık. Hicaz´a, Hoca, karısı, oğlu devam ettiler. Kızın adı Esme´ydi ama Esme çok güçlü kuvvetli bir kızdı. Nasıldı; "Mesel ineği gibi, Mehre camızı gibi, Erzurum koyunu, Mısır tavuğu gibi... Kaşlar yay, kirpikler ok, yanaklar elma, ağzı filcan, dişleri mercan, ayın on beş gecesi gibi parlıyordu." Esmehan´ı gören döşünün tahtasına vurduğu zaman inim inim inletiyordu. Ama kimseye muhtaç değildi Allahtan. Bu Esme, hanım olur, handan kız olur, derken adına Esmehan dediler. Esmehan sabahleyin kalkar, Molla´yı çağırır verir parayı, gerek olan bir eşyasını ister; "Git al bu erzakları getir. Ben yemek yapayım yiyelim" der. Molla parayı gider alır, gelir; erzakları pencereden verir. Esmehan yemeği yapar yer, içerler. Bir gün-beş gün derken günler geçer. Birgün sabah yemeği erzakını alıp getirdikten sonra, Molla mahalleye çıkar. Şurda burda gezerken şöyle bir köşe başında kendinin kafa dengi arkadaşları toplanmışlar, sohbet ediyorlar. Biri diyor ki; -Yahu ben Ahmet Ağa´nın kızını gördüm, çok güzel, şirin bir kız. Buna babamı gönderip isteteceğim. Evleneceğim artık, bekârlığın sonu yok. DEVAMI YARIN