Belki de bostan sulayan, bostan bozumu keyfini doya doya yaşayan bir köy çocuğu oluşumdandır. Değil yahu! Sivas’ın da bostanları ve dahası, bostanlı mahalleleri vardı. Bostanları gitti isimleri kaldı. Köylü olmak bundan yüz sene evvelinde yüzde doksanlık bir yekûnu işaret eden bir hakikattir. Şehirlerde de çiftçilikle/reşberlikle maişetini kazanan haneler mahalleler vardı. Çayırağzı mahallesi tan “ireşber” mekanı idi. Kılavuz otobüsü esprisi ise harikadır. “Hadi, Kılavuzlular mal vakti derlerdi” ve bu söz ilerleyin ihtarı idi.

Başından sonuna kadar olayı seyrettim ve ne yaşandığını ilm-el yakin anladım. O, iki cihanda yüzleri ak olsun; kenti bayındır kılmaya azmetmiş beşli ricalin adım adım ne yaptığını seyrettim. Kademe kademe ne olacağını da yakın dostlarımla paylaştım ve ülkemizin en büyük makamına da arz ettim. Gelenekçiyim malumunuz; arz ve layiha sunarım. Okunmaz diyorlar olsun, yazdığımızı da yazanlar vardır. Demiştim ki, son aşamada adınızı da bulvara kondururlar. Hikâye uzun, üzücü ve yorucu… Oraların nasıl meskun mahal haline geldiği konusunda yaşananları ben unutmam; bizzat yaşayanların ise hiç unutacağını sanmam. Keşke onları, şu koca şehirde etkili ve yetkililerden bir dinleyen olsaydı. Haksızlıkta etmeyelim, dinlememişse duymuşlardır ama onlar için varsa bir haksızlık karşısında susmak ilm-i siyasettir.

El-hakk! Çok kültürlü bir kentte ikamet etmekteyiz; deve dişi gibi ulemadan, şuaradan, eşraftan acayip kültürlü bir şahıs kadrosu vardır bu kentin. Dernekleri, kadroları, unvanları pek okkalıdır; uygun adım yürürler ve yürüdüklerinde heybet ve haşyetlerinden ruy-i zemin titrer. Künyelerini sıralamaktan değil, muhatap almaktan imtina ederim. Ne samimiyetle kaş çatmış, ne de tebessüm etmişlerdir. Şu suskun kentte tartışmalı hiçbir konuda menfi müspet tek bir sözlerine rastlayamazsınız. Adeta karanlıklarda yaşarlar ama bütün sokaklar onlarla aydınlanır. Korkulacak yönleri de olabilir; belki bu yüzden işbu kent daima beşten küçüktür.

Bundan on sene önce Kızılırmak kenarı ve Çayırağzı’nın son bostanları ne olacak diye sorsalardı, milimi milimine ne olacağını şu an gerçekleştiği şekliyle çizer verirdim. Buna rağmen üzerime düşeni de yaptım. Halim: “ Varak-ı mihr ü  vefâyı kim okur kim dinler .” hâlidir. Olsun, hâlimle de yaşamayı ve göçmeyi dilerim. Netice: Giden Cuma işyerine giderken baktım Taşlıdere yolu kapanmış. Mecburi istikamet okunu sürdüm, meğer Kayseri-Malatya yoluna girmişim; şaşırdım kaldım. Gide gide üniversiteye vardım; malum kavşaktan sağı gösteren bir küçük ok daha çıktı ve Kayseri-Malatya yazıyor.

Siz daha iyisini bilirsiniz Çayırağazı'nın yolunu ama yiğidolar ve babayiğidolar! "Recep Tayyip Erdoğan Bulvarı" değil de "Recep Tayyip Erdoğan Bostanları" olsa daha mı yahşi olurdu. Tabi bilmiyorsunuz; benim öyle bir tahayyülüm vardı. Tahayyül çok kıymetli bir şeydir; bir rivayeti amel defterine yazılmadadır. Ne eserim var, ne unvanım; kente varıp mütegallibeye haktır deyi bir çift söz söyleyen gariban gibiyim. Varsa kitapta yeri, icraatıma değil tahayyülatıma dayanarak; boş vermişim bu tarafı, öbür taraf için yüz aklığı dilemeye hakkım var mıdır, bilemem.

Mecburi istikamet okunun gösterdiği tek bir menzil vardır, o da toprağın altıdır. Şu dünya trafiğinde caddelerin sokakların bizi nerelere götürdüğünün hikayesi, kainat kitabında bir nokta bile değildir.