Aldığı buğdayla köyüne dönmekte olan Yunus, durumunu sorgulayınca pişman olur, döner tekrar Hacı Bektaş-ı Veli'nin huzuruna çıkarak af diler ve ''Himmet isterim'' der. Ancak nasibi kapanmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin de yönlendirmesiyle bu kez himmeti aramak üzere Tapduk Emre'nin yolunu tutar. Tapduk Emre de pişecek ve artık Yunus Emre olacaktır. Adına himmet, hikmet, mesaj, nasihat, öğüt ne derseniz deyiniz başlangıçta iticidir. Özellikle gençlerin hoşuna gitmez. Onun için bir kulağından girdi, diğerinden çıktı, derler.  Mehmet Akif der ki:  “Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? "Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” İlan edilen milli yas sona erse de on ilimizdeki depremin acısı kolay kolay çıkmayacak. Dış yaralar sarılsa bile ruhumuzdaki sarsıntı hep kendini hissettirecek. Kaybettiğimiz canlar geri gelmeyecek. Hiç olmazsa bu musibetten bir ders alalım diye sizlere öğütler sıralasam, maval okuduğumu sanacaksınız. En iyisi, ben susayım yüzyıllardan günümüze doğru şairler konuşsun. Geçenlerde halk şairlerini, âşıkları konuşturmuştum, bu gün de divan şairlerinin bahçesine dalayım:  Bakî diyor ki, “Cihân efsanedir aldanma Bâkî / Gam ü şâdî hayâl ü hâba benzer,” diyor. Günümüzün diline şöyle çevirebilirim: Ey Bâki dünya efsanedir sakın aldanma / Buradaki sıkıntı ve mutluluk hayal ve uykuya benzer. Bir de Cinanî’ye kulak verelim: “Var mı bir ruhsâre kim hatt-ı siyeh-fâm olmaya / Dehr içinde hangi gün gördük ki akşâm olmaya” Şairimiz şöyle diyor: Bir yanak var mıdır ki üstünde çıkan tüyler siyah renkli olmasın. Bu dünyada hangi gün gördük ki, o günün akşamı olmaya?  Necati, bu dünyada gururlanmanın ne kadar boş olduğunu şöyle anlatıyor: “Yüzüme bak gözünü aç gurûr-ı saltanatdan geç / Nice beyler uyutmuşdur cihân efsânedür dirler” Günümüze şöyle çevirebilirim: Yüzüme bak, gözünü aç; saltanat gururundan vazgeç. Zira bir efsane gibi anlatırlar ki; bu dünya nice beyleri uyutmuştur. Nabî de demiş ki: “Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin, / Nice kim geldin yine anın gibi gitmen gerek.” Nabî demek istiyor ki: Dünyaya çırılçıplak geldiğini unutma! Ama nasıl geldiysen öyle git. Bir başka anlatımla: Günâhsız geldin, aciz olduğunu bile bile geldin, malın-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış.  Depremde, masumane gidenler, kalanlar, evlad-i ıyalleri, yetimleri, öksüzleri, mallları, mülkleri, kederleri, mutlulukları yedi sekiz gün önce vardı. Bugün boğazımızda bir düğüm olarak kaldılar.  Ben kıssadan hisse ne yazayım? Üç baş beyit ekleyim ki, sizler neler çıkarasınız? Örneğin kibrin, bencilliğin yanlışlığını anlayabilir misiniz? KİMİ Kazım Paşa’nın kimi de Manastırlı Nâilî Sâlih Efendi’nin olduğunu söylüyor: İkisi de aynı kişi olabilir: “Mütekebbirlere kibr etme tasadduk sayılır / Zâlime zulm ü ezâ kılma ibâdet gibidir.” Kibirlilere kibirlenmek sadaka sayılır, Zalime cezasını vermek ibadet gibidir. Sâmî’nin beyti açıklamaya ihtiyaç duymuyor: “Ey hâce tutuldu nefesin kabre de girdin / Bu âleme sığmam derdin şimdi ne dersin?” Üç dört beyit ve bir atasözü ve aklımın yettiği kadar açıklamasını ekliyorum:  BAKİ: "Saltanat tacın giyen âlemde mağrur olmasun/ Nice sultan börkin almışdur begüm bâd-ı hazan..." (Beyim! Bu dünyada saltanat tacı giyenler asla mağrur olmasın! Çünkü hazan rüzgârı nice sultan başlığını ve başını alıp götürmüştür.) NEF’İ: “Akla mağrûr olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahî / Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mektep ol”  (Eflatun kadar akıllı bile olsan yine kibirlenip büyüklük taslama! Olgun bir edip ile karşılaştığın zaman, bir mektep talebesiymişsin gibi onun ilminden, feyzinden faydalanmaya çalış!) ŞAİR EŞREF: “Cihâna sığmamışken bir mezâra sığdı İskender / Varıp baksan o da şimdi yıkık bir gâre (mağaraya) dönmüştür” LÂEDRÎ: “Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebat / Mütevâzı olanı rahmet-i Rahman büyütür" (Bitki toprağa düşmeden feyze mazhar olamaz, bağışa, nîmete erişemez. Mütevazı olanı Allah'ın rahmeti büyütür.) Hasılı bu yazdıklarımın özetini bir atasözümüz anlatıyor: “Padişah olsan da er kişi niyetine derler. ”Dünyadaki makamı ne olursa olsun herkes eceli geldiğinde bu dünyadan gidecektir. Ecel kişinin şanına, şöhretine, zenginliğine, fakirliğine, niteliklerine göre gelmez.