Milyonlarca insanımızın ölümü topyekûn hissettiği, asrın felaketi Pazarcık Depreminin üzerinden üç yıldan fazla bir zaman geçti. Ruhumuzu daraltan büyük bir zelzeleydi. Deprem hissedilir hissedilmez, dünyanın en hızlı göçü saniyeler içinde başlamış, yalın ayak başı kabak, karlar üzerinde sekerek her şey anında geride bırakılmıştı. Yurdumuzun güneydoğusunda, Almanya büyüklüğünde bir alanda, on üç milyon cana kast eden bir depremden, hepimiz can havliyle kaçmıştık. Hatta, depremin merkez üssünü şehrimiz Sivas sanmıştık. Dokuz saat sonra, yıkıcı etkisi daha büyük olan ikinci bir deprem daha olmuş ve binlerce insanımız küçük kıyameti yaşamışlardı. Bazı bilim adamları, 110 bin km karelik bir alanda 10 şehir ve 113 ilçeyi yıkan bu depremlerin beş yüz atom bombası gücünde olduğunu açıklamışlardı. Sonrasını biliyorsunuz işte. Binlerce artçılar. Ve ölüm. Ve acı. Ve yıkım. Ve felaket. Ve boşaltılan şehirler, kasabalar, köyler…

Günler geçtikçe, tonlarca ağırlığı olan moloz yığınları altından sağ olarak kurtarılan depremzedeler, teselli ve sevinç kaynağı oluyordu. Bu depremlerden daha büyüklerini yaşayan Japonya gibi ülkelerde neden bu kadar can ve mal kaybı yaşanmıyor sorusu, her deprem sonrası olduğu gibi o günlerde de soruldu ve cevaplandı. Göz pınarlarını kurutan acılar, parçalanan, geride tek bir ferdi bile kalmayan aileler…

Deprem günlerinden sonra önemli gündem maddelerinden biri de yapı stoğumuzdu. Bina statiğindeki birkaç santimetrelik bir hatanın dahi yıkım etkileri yaptığı, yüksek katlı konutlarda yıkımın çok fazla olduğu gibi konularda yetkililer görüş üstüne görüş bildiriyorlardı. Kimileri; çöken binaların çoğunun İki bin yılı öncesinde, deprem yönetmeliğine uygun olarak yapılmayan binalar olduğunu açıklıyor, kimileri de daha üç beş yıllık, yüksek katlı lüks konutların da çöktüğünü asıl can kaybının bu binalarda yaşandığını açıklıyorlardı. Bir profesör ise; “su yataklarına konumlandırılan binalarda depremin yıkıcı etkisi çok daha fazla oluyor” diyordu.

Hem fiziki hem moral olarak yaşanan bu çöküş günlerinin etkisiyle, binlerce açıklama, tedbir ve yasaklamalardan bahsedildi. Bu açıklamaların etkisiyle; ben, tüm Türkiye de beş kat üzeri yapılaşmanın yasaklanacağını, yapı iş ve işlemlerine dair ağır müeyyideler getirileceğini ve yatay yapılaşmanın zorunlu tutulacağını filan zannediyordum. Ne gezer! Sonuç; aynı hamam aynı tas. Altı dükkân, üstü apartman dikmeye devam. 1999 Büyük Marmara Depremi sonrasında da aynısı olmamış mıydı? Marmara Depremi öncesi yaşadığım şehirde 7-8 kattan yüksek bina yoktu. O büyük deprem sonrası yıllarda, kat sayısı daha da düşeceğine, bazı bina yükseklikleri 15 kata kadar çıktı. Hem de bu binalar, bırakın sağlam zemini, ırmağın ortasına dikildi. Alüvyonlu, verimli sulak lahana tarlaları konut alanlarına çevrildi. Hatta bu gibi yerlerde tarlası tumpu olanlar elini açmış, kat yüksekliklerinin daha da artırılmasını bekliyor. Yıllar önce Samsun Bafra da ırmak yatağına yapılan binaları 3.kata kadar su basmıştı. Yine yakın geçmişte onlarca sel felaketleri yaşadık. Sadece depremler değil, sel felaketleri de canımızı çok yaktı. Ah hırsımız ah… Gözümüze, depremin molozları dolduğunda eyvahımız kâr etmeyecek. Lâkin, sesimi duyan var mıııı……

Daha bu yıl (2026), Kızılırmak birçok noktada yatağından taşmadı mı? Yağışlar biraz daha sürse, belki de geçmişte olduğu gibi Halfelik Mezarlığına kadar şehir sular altında kalacaktı. Bir gün böyle bir şey olması ihtimal dahilindeyken, derdimize ne oldu da lahana tarlarına apartman eker olduk.

Hani yatay mimari, gören var mı, nerede? Toprak hâlâ zenginlik kaynağı oldukça ve şu rantçılık devam ettikçe, insanların molozların arasında can vermeleri de gözünü topraktan başkasının doyurmayacağı aç gözlülere bir şey anlatamıyor. Maalesef, “en büyük vaiz olan ölüm de” gaflet uykusundan uyandırmıyor.

Tüm Türkiye, ülkemizin küçük şehirlerinden Muş İlimize hem de müstakil ve bahçeli evler içerisine sığabiliyorken, absürt apartman hayatını yaşamaya mecbur muyuz? Şehirlerimizde, toprakla bağımızı koparmadan yaşayabileceğimiz, ikişer katlı, bahçeli meskenler yapmak için yer yok mu sanki.

Madem, deprem afeti yurdumuzun bir gerçeği o halde deprem kuşağında ve çevresinde yer alan şehirlerde 5 kat ve üzeri yapılaşma yasaklanmalıdır. Kızılırmak kenarlarında olduğu gibi alüvyonlu arazilerde yapılaşma tamamen yasaklanmalıdır. Sultan Şehir Sivas gibi; Ayrılmamış Kuvaterner Çökel bir zemine sahip yerlerde iki kat sınırı getirilmelidir. İkinci kat, su taşkınlarına karşı bir tedbir olarak düşünülmeli, aksi halde ikinci kata bile müsaade edilmemelidir.

Yapılacak yeni konutlar başta olmak üzere, sağlam olan tüm konutlarda daha önce de yazdığımız gibi devlet zoruyla birer “DEPREM ODASI” tefriş edilmelidir. Bu oda; zeminden tavana ve duvarlara kadar çelik malzeme ile kaplanmalı, içerisinde deprem çantası, kuru gıda, su, yatak, fener, batarya, pil vb. malzemeler yer almalıdır. İlk sarsıntı anında tüm aile deprem odasında toplanmalıdır. Bu oda, o kadar dayanıklı olmadır ki tüm bina çökse bile ezilmemeli, tonlarca ağırlığa dayanabilmelidir.

Nasipse devam ederiz.

Es-selam…