-Vaaleykümselâm Padişah´ım, dedi.
Padişah ihtiyar dervişin elinden tuttu. İkisi yan yana oturdular. Padişah gene;
-Merhaba derviş baba, dedi.
-Merhaba Padişahım, dedi.
Dedi ki: Derviş Baba! Sen beni herhalde tanıdığın bir padişaha benzetiyorsun. Bana ?Padişah? diye hitap ediyorsun, fakat bende bir padişah vaziyeti yok. Ben de senin gibi bir dervişanım. Yanlış hareket ediyorsun, dedi.
Derviş dedi ki:
-Yok Padişahım, ben senin padişah olduğunu, yanındakinin de senin adamın ihtiyar Koca Lele olduğunu pekâlâ bilen insanlardanım, dedi.
O zaman Padişah;
-Öyleyse sen benim derdimi de bilirsin, dedi.
-Evet Padişahım, ben senin derdini de biliyorum, dedi.
-Neymiş benim derdim?
-Padişahım senin derdin; dünyada bir çocuğunun olması için ağzı dualı kul arıyorsun. Aramış olduğun ağzı dualı kul benim. Geldim yanına.
-Aramış olduğum ağzı dualı kul sen misin, dedi.
-Evet benim, dedi.
-Öyleyse Derviş Baba, kurban olayım sen ne ücret istiyorsan iste. Bende yok yok! Sana ne istersen vereyim bana bir dua et, dedi.
Derviş dedi ki:
-Padişahım ben duayı ediyorum ama parasıyla etmiyorum.
-Ya?
-Benim bir şartım var. Ortalığa sürüyorum kim kabul ederse ona bir dua ediyorum dedi.
Padişah dedi ki:
-Derviş Baba ben senin süreceğin şartı bilmiyorum. Ayan et ki sana ona göre cevap vereyim. Neyse bana söyle de ona göre sana bir cevap söyleyeyim, dedi.
Dedi ki:
-Padişahım, şimdi ben sana bir elma vereceğim. Bu elmayı cebine koyup götüreceksin. Akşam olup da harem dairene gelince, hanım sultan da yanına gelir tabi, elmayı cebinden çıkartacaksın. Üzerinde hiç bir leke kalmayacak şekilde kabuğunu temiz olarak soyacaksın. Elmayı tam ortasından keseceksin. Yarısını hanım sultanına yedireceksin, yarısını da kendin yiyeceksin. Cenab-ı Allah o elmanın şifasına sana bir oğlan çocuğu ihsan edecek, dedi. O kadar yiğit ve pehlivan olacak ki hiç kimse kılıcının önünde duramayacak. Hiç bir at onu taşıyamayacak.
O zaman Padişah;
-Peki Derviş Baba! O çocuk neye binecek de neyle dolaşacak, diye sordu.
Dedi ki:
-Ben sana elmanın kabuğunu soy da hiç bir parçasını zay etme, diye söylemiştim. O elmanın kabuğunu senin has, kısrak bir Arap atın var, ona yedireceksin. Cenab-ı Allah da ona erkek olarak bir tay verecek. Ancak o çocuğu o tay taşıyacak, dedi. Başka atlar taşıyamayacak. Benim senden alacağım ücret; çocuğun ve tayın ismini ben koyacağım. Başka kimseler koymayacak.
Padişah; Peki Derviş Baba, Cenab-ı Allah o günü bana gösterirse, çocuğum otuz yaşına değse de ismini koymam seni beklerim, dedi.
-Peki dedi, Derviş.
Derviş, itina ile saklamış olduğu belindeki elmayı çıkarttı ve Padişah´a verdi. Padişah elmayı alıp cebine koydu. ?Ulan bu adam para almam? dedi, ?Ama herkese verdik, bir parça da buna verelim.? dedi içinden Padişah. Elini cebine attı, cüzdanını çıkarttı ki Derviş ortadan kaybolmuş, Koca Lele´den başka kimse kalmamış.
-Ne oldu Lele´m, bu adam?
-Bilmiyorum padişahım, dedi. Burada oturuyordu!
-Lala! Bu boş bir adam değil. İnşallah muradıma ereceğim, haydi gidelim. Şimdi gönlüm mutmain oldu, dedi.
Zaten Yemen´e iki saat yolları kaldı demiştik. Yemen şehrine geldiler. Akşama kadar divanhanelerinde oturdular. Akşam olunca, herkes evine dağıldı. Padişah da harem dairesine geldi. Tam iki aylık hasret, Hanım Sultan´ın yanına geldi. Hoş beşten sonra yatma zamanı geldi. Padişah, Derviş´in vermiş olduğu elmayı cebinden çıkarttı. Kabuğunu temiz olarak soyup masanın üstüne yığdı. Elmayı tam ortasından kesti, yarısını Hanım Sultan´a yedirdi. Yarısını da kendisi yedi. O gün bir arada kaldılar. Elmanın kabuğunu da tavladaki kısrak Arap atına yedirtti.
Hikmet-i Perverdigâr, o günden itibaren elmanın kabuğunu yiyen kısrak Arap at ve hanım Sultan Hamile kaldılar. Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika tam olduğunda Hanım Sultan nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Elmanın kabuğunu yiyen Arap at da erkek olarak aynı günde bir tay dünyaya getirdi. Padişaha müjdeciler geldi. Yoksullar doyurulup, sadakalar dağıtıldıktan sonra; çocuğa sütanneleri tutuldu, cariyeler hizmetçiler tutuldu. Bu çocuk isimsiz olarak saltanat ziynet ile beş yaşına kadar sütannelerde büyüdü. Beş yaşına değince büyük çocuklar kadar oldu.
Birgün padişahın Oniki Mirzahanları bir araya geldiler, dediler ki:
-Yahu! Bizim padişahın evvelce çocuğu olmuyordu. Cenab-ı Allah buna sonradan bir çocuk ihsan etti. Çocuk geldi beş yaşına, neredeyse delikanlı halini alıyor; hâlâ bir ismi yok. Herkes ?isimsiz şehzade? diye hitap ediyorlar. Herhalde padişah bu çocuğun ismini şöhretimize bize bırakıyor ki çocuğuna isim koymuyor, dediler. Bu gün bir müracaat edelim de şu çocuğa bir isim koyalım, dediler. Peki deyip işi kararlaştırdılar. Padişah gelip de makamına oturunca vezirlerden biri ayağa kalktı.
-Devletli şahım müsaade buyurursanız, biz bu gün şehzademizi huzura getireceğiz. Çocuğa münasip bir isim koyacağız. Herkes de şehzadenin ismini bilsin, dedi.
Padişah da bir düşündü, kendi kendine dedi ki: ?Ulan bu derviş işi! Derviş, çocuğun adını ben korum diye söz verdi, ama Derviş bugün burada, yarın şurada! Kim bilir ki dünyanın hangi muhitinde şimdi? Ya gelir ya gelmez! Bu gün şu arkadaşlar, müracaat etmişken, kalpleri incinmesin. Biz çocuğa münasip bir isim koyalım da herkes de çocuğun ismini bilsin.?
Emir, ferman buyurdular ve çocuk divana geldi. Babasının elini öptü. Orada oturan Oniki Mirzahanlarının elini öptü ve el bağlayıp huzura durdu. Bu çocuk o kadar güzeldi ki pirin elmasından olduğu için, insan yüzüne bakınca gözleri kamaşıyordu. Herkes çocuğa hayran meftun oldu. Aval aval beş dakika bu çocuğun yüzüne baktılar. Beş dakika sonra yukarıya doğruldular ve dediler ki:
-Devletli şahım bu çocuğun ismini koyalım.
Padişah;
-Koyun arkadaşlar, müsaade ediyorum, dedi.
Kimi dedi ki ?Çocuğun ismi Ali olsun.? kimi dedi ki: ?Veli olsun.? kimi dedi ki: ?Ahmet olsun.? kim dedi ki;?Mehmet olsun.? Padişah da daha iyi bir isim araştırıyor. O yana bu yana uğraşıyorlardı. O sırada divan kapısı vuruldu. İçerden;
-Gel,
diye hitap edilince, kapıyı açıp çocuğun elmasını verin pir içeri girdi. El kaldırıp;
-Selâmün aleyküm, dedi.
Bunu gören Gamsız Şah, onu görür görmez tanıdı.
-Vaaleykümselâm aziz baba, deyip ayağa kalktı.
Derviş´i yarı yerde karşılayıp kolundan tuttu. Yavaş yavaş adımlarla getirip makamına oturttu. Kendi de kısılarak yanına oturdu. Orada oturan Oniki Mirzahanlar, hep birbirinin yüzlerine bakmaya başladılar. Akıllarından; ?Bunda ne hikmet var ki koca bir Padişah bir dilenciyi makamına oturtur da, kendi de yanında kısılıp büzülerek oturuyor!?
O sırada Derviş sordu;
-Padişah´ım! Bu toplantıdaki gayeniz ne? Padişah da sözü saklamayarak;
-Derviş Baba! Sizden himmet olan çocuğa bir isim töreni düzdük. Münasip bir isim yaraştıramadık. Çeşmenin başında verdiğim sözümde duruyorum, bu çocuğun isim şöhreti ancak sana yaraşır, dedi.
Derviş;
-Padişahım sen bu şöhreti bana bırakmayacaktın, ama nitekim işin üstüne olduk. Peki, çocuğun ismini koyalım, dedi.
Derviş ayağa kalktı çocuğun kulağına ezan okuyarak çocuğun ismini Lâtif Şah koydu. ?Beraberindeki atının ismi Benliboz olsun.? diyerek söz ağzından biter bitmez, ortadan kayboldu. Ahali bütün afalladılar, fakat padişah tâ çeşme başında hünerini görmüştü, hiç afallamadı. O günden itibaren şehzadenin ismi Lâtif Şah, atının isim Benliboz olarak kaldı.
Babası Lâtif Şah´ı hocaya verdi. Bu çocuk yedi sene hocada okudu. Beş de evvelden on iki yaşına değdi. On iki yaşına değince o zamanın bahrindeki on sekiz yaşındaki delikanlıların halini aldı. Güç, kuvvet yeteceği kalmadı.
Birgün Lâtif Şah sabahtan kalktı, babasının huzuruna geldi. Babasını selâmlayıp, el bağlayıp huzura durdu. Babası boynunu sağ tarafa bırakıp on dakika doya doya göğsünü geçire geçire oğlunun yüzüne baktı. On dakika sonra yukarı doğrulup;
-Ne istiyorsun oğlum, dedi.
-Devletli baba! Müsaade ferman buyurursan, ben daha okumuyorum, dedi.
-Sebep?
-Okumuyorum.
-Oğlum senin okuyacak zamanların daha yeni geldi. Sen daha yeni kendini toparladın. Zihnin yeni açıldı. Niye okumuyorsun?
-Okumuyorum baba, dedi.
-Oğlum sebebi ne?
-Ben avcılık yapacağım baba. Gönlüm öyle istiyor.
Babası aklından dedi ki: ?Bu, bir tane, üzülmesin. Gider avlar-mavlar usanır, gelir gene okur.?
-Peki oğlum üzülme. Avcılığı yap, serbestsin, dedi.
Yalnız sana iki vasiyetin var. Vasiyetlerimi tut, dedi.
Çocuk;
-Buyur baba, vasiyetin neyse söyle de tutayım, dedi.
-Oğlum! Sen benim gözümün ağı-karasısın. Senden başka daha bir tutanağım yok benim. Seni yalnız başına av için dağlara bırakmayacağım. Yanına birer tane arkadaş vereceğim. Vasiyetimin biri bu. Nereye gidersen arkadaşlarınla, beraber gideceksin. Nerede gecelersen beraber geceleyeceksin. Nerde gezersen beraber gezeceksin. Arkadaşlarından ayrılmak yok, dedi. Olur ki başına bir belâ gelmesin.
Çocuk da;
-Peki baba, dedi. Nereye gidersem arkadaşlarımdan ayrılmayacağım. Bu birinci vasiyetin kabul. İkinci vasiyetini de söyle dedi.
-İkinci vasiyetim de şu oğlum, dedi. Yemen şehrinin dağları hep senin için serbest. Hangi dağında avlanırsan avlan, serbestçe gez, dedi. Yalnız bizim Yemen şehrinden uzakça bir muhitte Elvan Dağ´ı adında bir dağ var. Bizim hükmümüz altına girmemiştir o toprak. Oraya gitme oğlum, ora senin için yasak,
Lâtif Şah aklından dedi ki: ?Adam koca Yemen şehrinin dağları tükenmiyor ya! O bir dağa da gitmem olur biter. Gider başka yerde avlanırım.?
-Peki baba, dedi. Bu vasiyetin de kabul. Gitmeyeyim Elvan Dağı´na, dedi.
Emir ferman buyurdu ki;
-Oğluma kılıç, kalkan, ok, yay getirin.
O zamanın silahları bunlar. Lâtif Şah´a kılıç, kalkan, ok, yay getirdiler. Babası vezir oğullarından buna dört tane arkadaş seçti. Onlar da kılıçlarını kalkanlarını kuşandılar, oklarını yaylarını sırtlarına aldılar. Atlarını çekip divanın önüne geldiler. Lâtif Şah da okunu yayını, kılıcını, kalkanını beline kuşandı. Babasının elini öptü. Müsaadesini alıp divandan dışarı çıktı ki arkadaşları gelmiş, hazır atlarını tutuyorlar divanın önünde. Lâtif Şah´a da tavladan bir arap at çekip getirdiler. Takımını üstüne vurmuşlar. Lâtif Şah arap atının yanına geldi, bir enine bir boyuna baktı. Hoşuna gitmedi at. Sağrısından tutup öyle bir sıktı ki atın göbeği yere değdi.
-Yahu bunu çekin başka bir at getirin, dedi. Bu, beni taşımaz.
Benliboz´u unutmuşlardı, tabi sırada bağlı kalmış. Gittiler, başka bir at getirdiler. Onun da sağrısından sıkıp belini yere değdirdi. Onu da çektiler. Birkaç at değiştirdiler. Geldiler dediler ki:
-Şahım oğlun atlarını beğenmiyor. Getirdiğimiz atları reddediyor.
-Çocuğu üzmeyin yahu, dedi. Tavlaya götürün hangisini beğeniyorsa ona bindirin bir yol.
Lâtif Şah´ı aldılar, tavlaya götürdüler. Tâ baştan başladı atlara. Her hangisinin sağrısını tutar da avucuyla sıkarsa, göbeğini yere değdiriyordu. Sıra sıra, sıka sıka gitti. İleriye varınca Benliboz sıradaydı, Benliboz´un yanına geldi. Benliboz´un, sağrısından tuttu, o kadar uğraştı, tüyünü kırmaştıramadı.
-Tamam işte ancak bu at yarar bana, dedi. Çekin dışarı.
Benliboz´un takımını sırtına aldılar, gemini kafasına geçirdiler. Çektiler dışarıya. Lâtif Şah, Benliboz´un üzerine bindi, babasının kendisine seçmiş olduğu dört arkadaşıyla beraber Allah´a ısmarladığı çekip Yemen şehrinden çıktılar.
Bugün şu taraf dağlarda avladılar. Ne vurmuşlarsa -ördek, keklik, kaz- şehre döndüler. Akşamleyin herkes evine gitme çabasında.
-Günlük tutacak, orada yiyip içeceğiz, dediler.
Bir günlük tuttular, orada yedi içti muhabbet ettiler. Sabahtan kalktılar, erkenden şu taraf dağlara gittiler, ertesi gün dün ne yaptılarsa, aynı öyle yaptılar. Daha ertesi gün babasının gitmediği Elvan Dağı´nın dibine geldiler. Lâtif Şah şehzade olup şehirden kenara çıkmadığı için dağların hangisi olduğunu bilmiyor. Elvan Dağı´nı görünce atı çekti, eğledi ve arkadaşlarına sordu.
-Arkadaşlar! Bu dağ hangi dağ?
Dediler ki:
-Şehzadem burası Elvan Dağı´dır.
-Öyleyse arkadaşlar, babamın vasiyeti var. Biz bu dağa gitmeyeceğiz, dedi.
-Sen bilirsin şahım, dediler. Şimdi, biz bu dağa gitmeyeceğiz. Babamın vasiyeti geri kalmasın. Geri dönsek de öteki dağlara gitsek, geç kalırız; elimize av geçmez, akşamleyin şehre dönünce mahcup oluruz. Alayımız da bu eteklerde avlasak, elimize gene bir şey geçmez. Kimimiz vururuz, kimimiz boş döneriz, mahcup oluruz. Elvan Dağı´na çıkmak yasak. Birbirimizden ayrılalım. Bu dağın eteklerinde her birimiz atımızı bir tarafa sürelim, dedi. Ne tarafta avlanırsak avlanalım. Akşam olunca avlarımızı bu çeşme başında birbirine gösterelim. Alalım şehre gidelim, dedi.
-Peki.
Her biri atını bir tarafa sürdü. Lâtif Şah da atını Elvan Dağı´nın sağ tarafına doğru sürmüştü. Elvan Dağı´nın sağ tarafının eteklerinde o yana bu yana bir zaman dolaştı. Ördek, keklik, kaz ava dâhil hiçbir şey bulamadı. Kendi kendine dedi ki: ?Yahu! Akşam olunca arkadaşlar vurdukları avı bana gösterirlerse, ben eli boş olunca mahcup olurum. Babamın vasiyeti, var; dağın yukarısına çıkmayayım da bir parça şöyle eteğinden dolanayım, dağ kenarında belki bir şey bulurum.? dedi.
Benliboz´un karnını mahmuzlayıp Elvan Dağı´nın eteğine sardı ki sade boş kalmış, daha hiç kimse gidip gelememiş. Öyle bir dağ ki ot çiçek birbirine karışmış. Otlar uzamış atının karnının altına değiyor. Arılar gelmiş çiçeklerin dallarına konmuş vızır vızır ötüşüyorlar. Bunu gören Lâtif Şah Benliboz´u çekip eğledi, dedi ki kendi kendine; ?Baba evladının her zaman gün görüp murat aldığını ister; fakat benim babamda mutlaka bana karşı bir çekemezlik var. Avcılıkta en fazla gün görülecek, murat alınacak, mandıracılık, avcılık yapılacak dağ bu dağmış. Ancak bu herif bu dağa beni niye bırakmadı? Herhalde, babam beni çekemiyor. Babamın beni çekemediği anlaşıldı. Babamın vasiyeti kendinin olsun. Babam kendi divanhanesinde, ben buradayım. Keramet sahibi değil ya! Bu Elvan Dağı´nın eteği böyle, acaba üstü nasıl bu dağın? Hadi bakalım Benliboz.? dedi. Benliboz´un karnını mahmuzlayıp birkaç defa çaktı. Benliboz iki-üç sıçramada, Elvan Dağı´nın üstüne çıktı. Elvan Dağı´nın üstüne çıktı ki üstünün manzarası eteğinin manzarasından on beş misli fazla. Adamın aklı almıyor bu manzaraları. ?Tamam! Bu adam beni çekemiyor. Bu baba hayırsız. Vasiyeti kendinin olsun.? dedi. Aşağı eğildi; ?Benliboz, eğer sende bir maharet hüner varsa, bu ovanın öte başını bulmam lâzım.? dedi.
Öyle bir düzlüğü var ki Elvan Dağı´nın, Mereküm gibi dümdüz. Ot çiçek birbirine karışmış. ?Bugün bu dağın öte tarafını bulacaksın. Hadi bakalım!? deyip, Benliboz´u bıraktı. Benliboz, yel gibi gittikçe, ova sel gibi geri geri kayıyor. Bir zaman gittikten sonra ileride bir ışık peyda oldu. Işığı görmeden önce; ?Bu parlayan manzara ne acaba? Bunu da görmem lâzım.? dedi. Parlayan şeye bakarak gidiyor. Gittikçe parıltı fazlalaştı, gittikçe fazlalaştı derken, güneşin insanın gözünü iğnelediği gibi, bu parıltı da onu gözünü iğnelemeye başladı. İleriye gidemedi bir çeşme başına geldi. Atından indi. Benliboz´u bıraktı yayılıyor. Kendi de kılıcını kucağına koydu. O parlayan şeye bakarak; ?Bu neyin nesi?? dedi.
Orada kırk tane haramî varmış. Gelip giden kervancıları soymuşlar. Oraya, altından bina yaptırmışlar. Altın binanın içine de bir cevahir taşı koymuşlar. Güneş gelmiş cevahir taşına düşmüş. Işıldayan oydu bunun haberi yok, bakıyordu.
Haramibaşı, pencerenin önüne oturmuş otuz dokuz harami de etrafına düzülmüş, konuşup muhabbet ediyorlardı. Bir ara Haramibaşı, pencereden geriye baktı ki çeşme başında bir adam oturuyor, önünde bir at yayılıyor. Tabi, o zaman herkes atla taşındığı için Haramibaşı, Benliboz´u orada görünce, iyi bir at olduğunu anladı. Geriye döndü haramilere dedi ki:
-Arkadaşlar çeşme başında bir adam var, önünde bir atı var. Eğer o at benim elime geçerse, hiçbir kervancı, bezirgân elimden kurtulamaz. Bütün milletten haraç alırım. Bir taneniz gidin şu adam kim ise, kafasını kesin atını bana getirin, dedi.
Tabi alt baştaki harami, ?Gözüne ben gireyim.? diye sıçradı.
-Ben yapabilir miyim, dedi.
-Peki oğlum! Git şunun kafasını kes, atını bana getir. Kesik başın sesi çıkmaz, dedi.
Alttaki harami kalktı kılıcını kalkanını kuşandı, dışarıya çıktı. Atına bindi, sürdü çeşme başına geldi. Geldi ki çeşme başında kılıcı kucağında bir delikanlı oturuyor. Öyle biri ki üç-beş adama senin-senim diyecek gibi değil. Göz hasmını görürse tanır. Adam kendi kendine dedi ki: ?Ulan, bu it oğlu it, kendine güvenmeseydi buraya gelmezdi. Şimdi ben buna takılırsam, arkadaşlar gelip de beni kurtarana kadar icabında bu beni öldürür. Ben bunu kandırayım, binaya götüreyim. Orada alayımız beraber onu öldürelim.?
Dedi ki:
-Oğlum bir burada kırk tane haramiyiz. Bizim korkumuzdan bu beldeden uçan kuşlar zor geçiyor. O ki sen cesaret etmişsin, buraya kadar gelmişsin. Bizim Haramibaşı´mız seni istiyor. Buyur gel binaya gideceğiz, dedi.
Lâtif Şah sordu ki;
-Bina nere?
-Şu karşıdaki parlayan gördüğün yer, bizim binamız. Orada bizim reisimiz var. Beni gönderdi, seni istiyor, oraya gideceğiz, dedi.
Lâtif Şah, biraz düşündükten sonra dedi ki:
-Arkadaş ben senin Haramibaşı´nla evvelde konuşmuşluğum yok. Bizim aramızda bir samimiyet olsaydı, buraya gelmişken, gel seninle biraz muhabbet edelim, deyip beni isterdi. Ben onu tanımıyorum, o da beni tanımıyor.
-Tanımadığın ulü´l-emre itaat etmez misin?
Lâtif Şah dedi ki:
-Arkadaş! Emir çarşı ustalarında olur. Burası dağ başı. Ben emir-memir bilmem. Hem de itaat etmeyeceğim, bu emre dedi.
Gidersin-gitmezsin derken sözleri birbirini karşıladı. İkisi de kılıçlarını çekip kınından çıkardılar. Lâtif Şah, kılıcını çekip kınından çıkarıp sıçrayıp ayağa kalktı. Haramiyle bu, tutuştular. Bir hamle, iki hamle, üçüncü hamle de haraminin tepesine öyle bir kılıç vurdu ki çenesine kadar yardı. Harami, düşüp öldü.
Haramibaşı, bekledi, o gelmeyince bir tane daha gönderdi. Lâtif Şah, onu da öyle yaptı. Bir daha gönderdi, onu da öyle yaptı. Uzatmayalım, otuz dokuz harami, birer birer geldiler, otuz dokuzunu da öldürdü. Kendi kendine dedi ki: ?İptidaki gelen bana, Kırk kişiyiz, demişti. Ben bunların otuz dokuzunu öldürdüm, biri kaldı. Gideyim şu birini de öldüreyim. Şu binayı da bir göreyim ki nasıl bir binaymış? Bakalım ne manzaraları var, şu binanın??
Benliboz´a binip sürdü Altın Bina´nın kapısının önüne. Kapının önüne geldi, Benliboz´dan aşağıya indi. Kılıcıyla çaktı, kapıyı geriye açtı ki Haramibaşı da kılıcını kuşanmış, merdivenden aşağıya iniyor. Haramibaşı bunu görünce, merdivenin yarı başında durdu.
-Oğlum arkadaşlarımı kestin galiba, dedi.
Lâtif Şah;
-Evet kestim, dedi.
-Yalnız ben mi kaldım, dedi.
-Yalnız sen kaldın, dedi.
-Öyleyse içeri gelme oğlum, dışarıda kal, ben de dışarıya geleyim. Ya arkadaşlarımın intikamını senden alırım, ya beni de aynı akıbete uğratırsın, dedi.
Lâtif Şah;
-Peki deyip, geriye Benliboz´un yanına çekildi.
Biraz sonra da Haramibaşı atını çekip dışarıya çıktı. Atlarına binip Altın Bina´nın kapısının önünde birbirlerine girdiler. Bir hamle, iki hamle, üçüncü hamlede Haramibaşı´nı ense köküne öyle bir kılıç vurdu ki kafası top gibi yuvarladı gitti.
Benliboz´dan aşağıya indi. Altın Bina´nın kapısından içeriye girdi, merdivenlerden yukarı çıktı. Birçok odayı dolaştı. Altın, inci, gümüş, mücevher? Hepsini oraya toplamışlar. Geldi baktı, hiç birinden bir şey almadı. O yana bu yana geziniyordu. Geldi baktı ki bir odanın kapısı örtük. Kapıya kulağını verdi ki içeriden hafif bir ses geliyor. Tabi bu sesi duyunca cesaret edip kapıyı itip içeriye girdi ki ala gözlü, inci dişli, sırma saçlı bir kız oturuyor. Dışarıdaki manzaradan haberi yok. Kendi kendine deyiş söyleyip, söz yakıştırıyordu. O kız Haramibaşı´nın bacısıydı. Tabi kızın dışarıdaki manzaradan haberi yok. Tanımadığı bir delikanlıyı karışsında görünce, afalladı birden bire. ?Acaba, bizim haramiler nerde kalmış da bu delikanlı buraya kadar gelmiş?? dedi kendi kendine. Korktu tabi. Büzüştü, Lâtif Şah´ın karşısında. Lâtif Şah da kızı görünce oradaki altından, inciden, hepsinden gönlü geçti. Kızın kanadından kapıp, çekip merdivenlerden aşağıya indirdi. Benliboz´un üstüne binip kızı terkisine atıp, yamçıyı üstüne çekip de geçti gitti. Hiç bir çöp almadı daha başka.
Benliboz´u sürdü geliyor. Öbür arkadaşları da kimi ördek vurmuş, kimi kaz vurmuş, kimi tavşan, hepsi bir av vurmuş, çeşme başında toplanmışlar. Vakit de akşam ezanını geçiyor. ?Acaba şehzade nerde kaldı gelmedi?? diye etrafa bakınıyorlardı. Gördüler ki Elvan Dağı´nın tepesinden çıkmış. Benliboz´un üstünde sağaldı geliyor.
-Tamam, geliyor, dediler.
Biraz yakınlaşınca baktılar ki Lâtif Şah´ın avı yoktur.
-Ama bu gün bunun bir avı yok, dediler.
Biraz kendine gururiyet getiriyorlar.
-Şöyle yaklaşınca, hepimiz avlarımızı alalım, yukarı kaldıralım da bizim avlarımızı görünce gururu kırılsın, mahcuplasın, dediler.
Lâtif Şah yanlarına yaklaşınca hepsi avlarını alıp yukarıya doğruldular. Lâtif Şah gelip de;
-Selâmünaleyküm arkadaşlar, dedi.
-Va aleykümselâm şehzadem, dediler.
Lâtif Şah attan inmek için yamçıyı geriye atınca, kız arkasından bulutun içinden ay çıkar gibi ortaya çıktı. Bunlar kızı görünce, hep avlarından gönülleri geçti. Yavaşça avlarını çeşmenin başına koydular.
-Şehzadem! Bu gün senin avın bizimkilerden iyi olmuş, dediler.
Dedi ki Lâtif Şah:
-Arkadaşlar sizin kısmetinize onlar çıktı, benim kısmetime de bu çıktı. Kısmete bağlı bir iş.
Benliboz´dan aşağıya idi. Kızı kucaklayıp attan aşağıya indirdi.
Babasıyla seyyah gezen Koca Lele´nin oğlunu da babası buna arkadaş vermişti. Oğlanın da kafasında bir parça keli var. Adı Ahmet´ti de buna ?Keloğlan? mahlası verilmişti.
-Al oğlum, Keloğlan dedi. İş büyükten başlar. Sen büyük vezirin oğlu olduğun için bu kız anamın sütü gibi sana helâl olsun.
Ahmet, atına bindi. Lâtif Şah da kızı kucaklayıp terkisine koydu. Keloğlan yoluna koyuldu. Öbür arkadaşlar daha bir söz bulamadılar da;
-Şehzadem böyle giderse, sen inşallah hepimizi evereceksin, dediler.
-Kısmetiniz arkadaşlar! Bu Keloğlan´ın kısmetineydi.
Sürdüler atlarını, Yemen şehrine geldiler. Keloğlan´a dediler ki:
-Ayrılma yok ha! Götür kızı eve bırak. Gel yine yanımıza.
Keloğlan kızı götürüp eve bıraktı. Canı sıkılarak onların yanına geldi. O gün yine sabaha kadar öteki arkadaşlarının vurduğu avı yediler, içtiler, Muhabbet ettiler.
Sabah oldu divan açıldı. Lâtif Şah kılıcını, kalkanını beline kuşandı, doğru babasının huzuruna geldi. Babasını selâmlayıp divana durdu. Babası yine boynunu sağ tarafa bırakıp göğsünü geçire geçire, on dakika hayran meftun olarak yüzüne baktı. On dakika sonra yukarı doğruldu.
-Ne istiyorsun oğlum, dedi.
-Devletli babam! Ben daha avcılık yapmıyorum, dedi.