(4)
-Yok diyor Mahmut. İki yüz atlı gitti, iki yüz tane daha mı gitsin? Şimdi bunlara neye sebep olayım! Ben gidip öleyim diyor.
-Ben nasıl geri döneyim, sen olmazsan oğlum?
-Nasıl geldiysen öyle git diyor. Ordu da emrinde.
Arap atı çekip meydanda dolanıyor. Dolanıyor ama Mahmut, ne ok atmasını biliyor ne kılıç sallamasını.
Meydan yerine geliyor. İkisi karşı karşıya geliyorlar, kızla oğlan. Yüreğine bir acı düşüyor Mahbub’un. Neye dersen iki yüz kişiyi öldürmüş biri, bu yiğide acıyor. İçi kaynıyor, orada alıyor bakalım ne diyor?
Aldı Mahbub:
Sakın ha benime girme meydana
Düşmana haddini bildiren benim
Arap at şahlanır meydan toz olur
Sen gibi yiğidi öldüren benim
Aldı Mahmut:
Anamdan doğunca ben de bir idim
Mevlâ’m izin verdi çöller bürüdüm
Al-Osman ordusun çektim yürüdüm
Hisar edip yandan aldıran benim
Aldı Mahbup:
Meydana girince arslan hırslıyım
Eğri serpuş zer Karabağ fesliyim
Sorar isen Ziyat Han’ın nesliyim
Nicesin atından indiren benim
Aldı Mahmut:
Yiğit olan söz söylemez kendinden
Polat kılıç suyu keser bendinden
Bu meydanda kurtulmazsın fendimden
Dostların yüzünü güldüren benim*
-Ey Osmanlı gedası! Biz buraya muhabbet etmeye gelmedik. Hadi bakalım, hazır ol geliyorum, diyor.
Şimdi atına biniyor, bir o yana gidiyor, bir bu yana, gidiyor. Mahmud’a bir ok atıyor ama Mahmud atın karnının altına dönüyor hemen. Dönüyor, ok boşa gidiyor. Ok, atın karnına saplanıyor, kan fışkırıyor, oğlak gibi bağırıyor.
-Ey Osmanlı gedası, diyor kız. Bu hayvanların canını biz vermedik.
Atından iniyor, oğlan da iniyor. Kız çok kuvvetliymiş. Kılıcını çekiyor. Mahmut da çekiyor kılıcını. Üç defa oğlanın etrafını dönüyor Mahbup. Dördüncü de Mahmud’u kucaklar kucaklamaz alıp yere basıyor. Alt üst oluyorlar. Bir o üste çıkıyor, bir o. Oğlan üste çıkınca tam boğazını kesecek oluyor. Yiğidin yüzünü merak ediyor. Kızın peçesini kaldırıyor ki ne görsün! Yiğit sandığı, bir kız değil mi? Kızın güzelliğini görünce Mahmut kendinden geçiyor. Mahbup, hemen üste çıkıyor, hançeri çekiyor, boğazına basıyor.
-İsmin ney, diyor oğlana.
-Mahmut, diyor.
-Benim adım da Mahbup, diyor. Söyle, beni alacak mısın, almayacak mısın?
-Vallaha sen bana gelirsen diyor, ben Hindistan cevizi gibi yuvarlanırım.
-Sen şimdi beni ne yapacaksın, onu söyle, diyor Mahbup.
-Ben buraya senin için değil şemşirek taşı için geldim.
-Benim va’dim vardı. Beni kim yenerse, ona varacaktım. Bugüne kadar beni kimse yenemedi. Demek ki, nasibim senmişsin. Madem öyle sen şimdi babama haber gönder. De ki; “Oradan gelen tek atlıyı yenip esir aldım. Öldürüp kanlı gömleğini mi getireyim, yoksa sağ mı getireyim.?” O sana der ki; “Öldür de kanlı gömleğini getir.” der diyor. “Yok, ben bunu yapmam. Bunu memlekete götürüp, her gün etini keserek öldüreceğim.” de. O sana bağışlar.
-O zaman kelepçeyi koluma vur diyor.
Kelepçeyi koluna, dizgini koluna takıyor, bunu önüne katıyor, haydi bakalım, doğru gidiyorlar. Oraya varıyor. Çadırın arasına bir çadır daha kurduruyor.
Mahbup diyor ki:
-Ben Karabağlı İzzet Han’a nişanlıyım. Ama dedim ya, va’dettim. “Beni kim yenerse, ona varacağım.” diye. Fakat şimdi seninim diyor. Dünyanın devleti, orduları gelse, beni senin elinden beni kimse alamaz. İkimiz de bir olduktan sonra orduları kırıp geçiririz. Şimdi padişah babama; “Kızını esir aldım. Ya şemşirek taşını gönder, yoksa bırakmam de.” diyor. Babam dayanamaz hemen taşı gönderir. Babam taşı gönderirken bir bölük askerle sancağı çeker. Sen de buradan bir bölük asker al yanına. Sancağını, bayrağını çek, taşı teslim al, diyor. Onlar tutsağı isterler. Taşı alır almaz, hemen çadırı yık, İstanbul’a hareket et, diyor.
Oğlan, kızın dediklerini yapıyor. Taşı alır almaz, ver elini İstanbul. Derken efendim, İstanbul’a epey yaklaşıyorlar. Konak veriyorlar. Kardeşi Ahmed’e haber gönderiyor. “Kardaş, taşı aldım geliyorum.” diyor.
Hayret ediyor, Ahmet Bey buna. Kendi kendine; “Bu oğlan, padişahın elinden taşı nasıl aldı? Var bunda bir iş. Sihir mi var, ney var acaba” diyor, hayret ediyor. Padişaha anlatıyor. Diyor ki: DEVAMI YARIN