Çünkü, Sivas Kongresi karar metinlerine baktığınızda bir sistemin oluşturulmaya başlandığı açık bir şekilde görülmektedir. Süreç, milli bir ordu, milli bir hüviyet, milli bir duruştur. 4 yıllık sürece atılan en büyük imzanın adıdır Sivas Kongresi ve nihayetinde elde edilen zaferler sonrasında değişen bir sistemi mutlaka beraberinde getirecekti, o da 29 Ekim 1923 günüdür: Cumhuriyet’in ilanı…

Bu sistemin farklılığı Anadolu ile başlayan bir ayağa kalkıştır, bel bağlanan Avrupa, bel bağlanan İstanbul ve batı kesimi artık yeni bir başlangıcın sinyallerini Ankara’dan almaya başlamıştır. Bendeniz, 29 Ekim 1923 gününün coşkusunu değil, bir sonraki günün yani 30 Ekim 1923 gününü dile getirmek isterim. Nedir o gün ve getirdiği?

Birikimlerin versiyonu… Misyonların belirlenmesi, vizyonların oluşumu…

Bu bir mektupta belirlendi, Cumhuriyet’in ilk gününde Cumhuriyet’in ilk Cumhurbaşkanı   Atatürk, 30 Ekim 1923 Salı günü İsmet İnönü’ye yazdığı mektup. İşte o mektup…

“Sevgili paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Yazık ki Osmanlı’dan bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz.  Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Bütün vatan sathında doktor sayımız 337, sağlık memuru 43. 150 ilçede bir tane dahi sağlıkçımız yok. Kırk küsur bin köyümüz var, ebe sayımız 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı %60’ı geçiyor. Nüfusun %80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.”  sözleri ile Cumhuriyet’in ilan edildiğindeki Türkiye’nin durumunu ortaya koymuştur.

Evet, mektup bu…

Süreç esasında 1919 yılının da öncesine dayanıyor, belli.

Hastalıklar görülmüş, teşhis konulmuş, operasyon yapılmış ve hastanın iyileşmesi için çalışmalar hızlandırılmış. Hasta adamın tekrar ayağa kaldırılması çalışmalarını işte bu mektup bence en güzel şekilde bize anlatmaktadır…

Avrupalının hasta adam dediği, oryantalizm adı altında her alanda küçümsediği Osmanlı işte böyle ayağa kaldırılacaktı, öyle de oldu…

Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun, bayram sonrasında ki mektupla dile getirilen meselelerin hallindeki o müthiş mücadeleler bizlere örnek olsun…