Günümüz dünyasında yaşanan göç dalgaları ve dijital mecralar üzerinden gelişen küresel iletişim imkânları sonucunda, farklı coğrafyalarda yaşayan Müslüman nüfusun hızla arttığı görülmektedir. Bu durum, klasik fıkıh literatüründe “dârulharp” başlığı altında ele alınan içtihatların geçerliliğinin ve mevcut şartlarda uygulanabilirliğinin yeniden tartışılmasına neden olmaktadır. Özellikle vergi kaçırma, kamu malını usulsüz kullanma, tefecilik/faiz, dolandırıcılık, rüşvet ve dijital mecralarda gayrimeşru kazanç sağlama gibi fiillerin “nasıl olsa burası dârulharptir” düşüncesiyle meşrulaştırılmaya çalışıldığı müşahede edilmektedir.

​​ Tarihsel süreçte belirli siyasi ve jeopolitik şartlara göre üretilmiş içtihatların günümüzde gayrimeşru kazanç ve kamu hakkı ihlalleri için bir “kılıf” olarak kullanılması önemli bir sorundur. Fıkhî içtihatların tarihsel bağlamından koparılarak “dârulharp” söyleminin ülkemizde ve başka ülkelerde yaşanan ahlak ve hukuk ihlallerine dayanak gösterilmesi; hem İslam’ın evrensel adalet ve dürüstlük ilkeleriyle çelişmekte hem de Müslümanların temsil misyonunu ve güvenilirlik imajını ciddi boyutta zedelemektedir. Bu makalenin amacı; ülkeleri “dârulislam” ve “dârulharp” şeklinde iki gruba ayıran fıkhi görüşü tarihsel bağlamı, İslam’ın ahlak ilkeleri ve sosyolojik gerçekler zemininde değerlendirmektir.

Klasik fıkıh geleneğinde ülkeler, yönetim ve hâkimiyet faktörüne göre sınıflandırılmıştır. Müslümanların yönetiminde olup İslam hukukunun uygulandığı ülkelere dârulislam; gayrimüslimlerin hâkim olduğu ve İslam dışı sistemlerin yürürlükte bulunduğu ülkelere de dârulharp denmiştir.[1]

​Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in uygulamalarında yer almayan dârulislam-dârulharp şeklindeki ayrım, tarih boyunca İslam dünyasında en çok tartışılan ve istismar edilen konulardan biri olmuştur. Hicri 2. yüzyıldan (Abbasiler döneminden) itibaren fıkıh âlimleri tarafından dönemin siyasal, askerî ve jeopolitik şartları içerisinde üretilen bu kavramlar, bazı çevrelerce İslam’ın temel ilkelerinin esnetilmesi veya geçersiz sayılması için bir gerekçe olarak görülmektedir. Daha ziyade Hanefî fıkhına dayandırılan; “Dârulharpte Cuma namazı kılınmaz; gayrimüslimlerle yapıldığında faiz (tefecilik) ve alım satımı yasak olan maddelerin ticareti caizdir; suçlulara yönelik cezai ve hukuki hükümler uygulanmaz”[2] şeklindeki görüşler, İslam’ın evrensel hükümleri ve günümüz şartları dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir..

​Dârulharp sayılan ülkelerde Cuma namazı kılınıp kılınmayacağı öteden beri tartışılmaktadır. O tartışmalara burada değinmek, konumuz dışındadır. Dârulharp gerekçesiyle bazı ülkelerde Cuma namazını kılmayanlar bulunsa da; ilgili ayetlere, Hz. Peygamber’in ve sahabilerin hayatına bakıldığında, güvenliğin olduğu her yerde Cuma namazının kılınabileceği anlaşılmaktadır. Nitekim günümüzde genel uygulama da bu şekilde gerçekleşmektedir.

İslam’ın haram kıldığı faiz, yolsuzluk, dolandırıcılık, güvenliğin ihlali, kamu malına zarar verme, vergi kaçırma, hırsızlık ve dijital suçlar, coğrafi sınırlara bağlı olmayan genel yasaklardır. İslam’a göre haram her yerde haramdır; bir eylemin ahlaki ve dinî niteliği herhangi bir yöreye ve o yörede uygulanan hukuk sistemine göre değişmez. Özellikle dârulharp olarak nitelendirilen bir ülkede ribâ anlamındaki faize cevaz veren fetvaları günümüzde geçerli saymak, her şeyden önce kul hakkını gasp ve finansal sömürüye destek anlamına gelmektedir.

​Dârulharp sayılan bir bölgede suçlulara ceza uygulanmayacağı düşüncesi de oldukça sorunludur. Suç işleme kolaylığına ve ahlaki meziyetlerin ihmal edilmesine sebebiyet veren bu durum, İslam’ın dürüstlüğe önem veren bir inanç sistemi olma özelliğiyle bağdaşmaz. Çünkü İslam, sahabe neslinden itibaren inananların dürüstlüğü ve güvenilirliği sayesinde dünyaya yayılmıştır.

​Müslümanların kendi ülkelerinde olduğu gibi farklı ülkelerde bulunduklarında da İslam’ın ahlak ve hukuk ilkelerini gözetmeleri oldukça önemlidir. Bir kimse başka bir ülkeye vize veya ikamet izni alarak girdiğinde, o ülkenin kurallarına uyacağına dair açık veya zımni bir sözleşme yapmış sayılır. İslam inancında ahde vefa göstermek farz olduğuna göre; bu ahdi ihlal etmek, “dârulharp” gerekçesiyle yaşanılan toplumun bireylerini aldatmak veya sosyal ilişkilerde hileye başvurmak o toplumda güven yerine husumeti besleyecektir. Bu durum, farklı inanç mensuplarıyla kurulacak insani, ticari ve ahlaki ilişkilerin dürüstlük zemininde devamını zayıflatacaktır.

​Dârulharp kavramının en problemli yönlerinden biri de “din ayrılığı” realitesinin savaş nedeni sayılmasıdır. Oysa Kur’an-ı Kerim’de barış teşvik edilmekte, savaş ise ancak mecbur kalındığında başvurulabilecek bir çözüm yolu olarak gösterilmektedir. İnanç özgürlüğünün temel bir ilke olarak kabul edildiği İslam’da savaş emri ve izni, insanların inançsızlığı veya farklı bir dine mensubiyeti sebebiyle verilmiş değildir. Eğer bir devlet ya da grup haksız yere saldırıda bulunur, bozgunculuk ve zulüm yaparak insanları yerinden yurdundan çıkarırsa, o zaman inancı ne olursa olsun; Müslümanlar için savaşmak meşru bir hak olur. Bu durum şu ayetlerde açıkça belirtilmektedir:

​“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık…” (Hucurât 49/13).

​“Ey iman edenler! Hep birlikte barışa girin…” (Bakara 2/208).

​“Allah, dininizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kâfirlere iyilikte bulunmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, hak ve adâlet konusunda titiz davrananları sever.” (Mümtehine 60/8).

​“Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramaları nedeniyle savaşma izni verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette güç yetirecektir. Onlar başka bir nedenle değil, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkartılmış kimselerdir…” (Hac 22/39-40).

“Size ne oluyor da; ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ve yardımcı ver’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa 4/75).

​“Düşmanlık yapma ihtimali olanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş gereçleri hazırlayın; bununla Allah’ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve bunların dışında sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırırsınız.” (Enfâl 8/60).

​Ayetlerden de anlaşılacağı üzere İslam’ın onayladığı savaş, insanların barış ve huzur içerisinde yaşamasını hedefleyen bir savunma mekanizmasıdır. Buna “barış için savaş” denmiştir. Dolayısıyla coğrafyaları sırf inanç farklılığı üzerinden “dârulharp” (savaş yurdu) olarak etiketlemek; Kur’an’ın insan onurunu, inanç özgürlüğünü, can ve mal güvenliğini merkeze alan evrensel mesajıyla bağdaşmaz.

​Sonuç olarak İslam; sadece halkı Müslüman olan ülkelere yönelik bir inanç sistemi olmayıp tüm insanlığa ve coğrafyalara hitap eden evrensel bir dindir. Bir Müslümanın güvenlik, eğitim, ticaret, sağlık ve ulaşım gibi imkânlarından yararlandığı kendi ülkesini ya da başka bir ülkeyi önce “dârulharp” ilan edip ardından orada rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, vergi kaçırma veya kamu malına zarar verme gibi suçları işlemesi, her şeyden önce kul hakkı ihlalidir ve büyük bir vebaldir. Dolayısıyla, önceki dönemlerin siyasal ve kültürel şartları içerisinde üretilen fetvaları mutlak doğru kabul etmek yerine; evrensel ilkeler içeren Kur’an’ın adalet, emniyet, inanç özgürlüğü, insan hakları ve birlikte barış içinde yaşama esaslarını merkeze alan yeni bir ahlak ve hukuk zeminini öne çıkarmak gerekmektedir. Özetle ahlak ve hukukta Müslümanlar olarak tüm insanlığa örnek olacak ilkeli bir duruş sergilemek durumundayız. Rabbim hiç birimizi hidayetinden mahrum eylemesin.

Dipnotlar
[1] Bkz. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Dârulislam” ve “Dârulharp” maddeleri, c. 8, s. 536-537, 541-542; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Ülke Kavramı: Dârulsialam-Dârulharp, İstanbul, 1991, s. 109-202; Hüseyin Yılmaz, Kuran’ın Işığında Müslim-Gayrimüslim Münasebetleri, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1997, s. 50-52.

[2] Bkz. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Dârulislam” ve “Dârulharp” maddeleri, c. 8, s. 536-537; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Ülke Kavramı: Dârulsialam-Dârulharp, İstanbul, 1991, s. 109-202.