İnsanlar bulundukları yere “emek verdikleri” için, ürettikleri için varlar. Onun için sorumludurlar. Bizde belediye reisi seçmekte ölçü, bediî idrak kıymetinden başka her şey olmuştur. Onun içindir ki, şehircilik davalarımızda, bütçe, gelir, nizam, talimatname, kayıt kuyut gibi endişeler daima birinci plâna geçirilmiş ve hepsi birden yerine getirildiği halde eser öksüz kalmıştır. Bunun içindir ki belediye reisliği ile şehirciliği ayırmalıyız. Biri bediî idrâkin, öbürü idarî iktidarın mümessilidir ve her belediye reisi muhakkak ki ayni zamanda yüksek bir san’at ve bediiyat anlayışında kurucu ve yapıcı değildir. “Cansever Üstad mimariyi “ fikri taşa nakşetme, şekil ve hacim nispetleri içinde yoğurma sanatı!..” olarak tarif ediyor. Siyasî iradenin böyle bir derdi yok, bu konuda fikir ızdırabı çeken yok, yoğuracak idareci yok, ortada sadece şekillendirilmeyi bekleyen taş var.
“Neyin kaybedildiği”nin farkında olmayanların “neyin aranması” gerektiğinin idrakine de sahip olamayacakları bir gerçek.
Niyazi-i Mısrî Hz.leri “Her kim ki ol şehre gelir, her korkudan azad olur” diyordu. Bugünkü şehirlerimize gelen için de herhalde “Her kim ki ol şehre gelir, her korkuya düçar olur” demek gerekecek.
Bugün nekropole dönmüş harabeleri bulunan bir zamanların muhteşem Roma metropolleri gibi, bin yıllar sonra değil, on yıl sonra bile doğduğumuz, yaşadığımız, hatıralarımızın bulunduğu şehre geldiğimizde onu tanıyamıyoruz, yerinde bulamıyoruz! “Burası benim şehrim” diyemiyoruz. Ondan bir iz, ondan bir eser, ondan bir tat, ondan bir renk bulamıyoruz.
‘Neyin katledildiğinin bile farkına varamadan, amansız bir ‘his İptali’ne yakalanmışçasına bu jenosidi hayranlıkla seyrediyoruz.
Çok kat, çok rant, çok para, çok imar hedef olamaz. Hedef belirlemek, hedefe varmak iyidir, ancak hedefe nasıl vardığımız çok daha önemlidir. Yol haritanızın temel düsturu ahiret tavrı içinde hareket etmek olmalıdır.
Gelin artık ve şehri/medineyi kurtarın. Eğer geç kalırsanız ne silüeti ne kendisi kalacaktır bu şehrin.
Ey bu şehrin müstâkbel sahipleri, idareci ve karar vericileri!
Bambaşka mecralarda yol tutarak hevâ ve heveslerinize uymayın!
Az ama doğru iş yapmak yerine, yanlış çok iş yapmayı marifet bilmeyin!
“Şu kadar yaptık, bu kadar bitirdik.” diye hesaplar ortaya dökmeyin!
Nicelik yerine niteliği sizlere tavsiye edenlere ise yüz çevirin!
Başı dik değil, dik baş gidin!
Şurası iyi bilinmelidir ki evler yapmak, şehirler kurmak sadece bir inşâ faaliyeti değildir. Evler/şehirler inşâ eden aslında bir düşünceyi, bir geleceği ve bir nesli de inşâ eder. Yaşadığımız evlerin/mekânların/şehirlerin ahlâk ve karaktere tesir ettiği ve gelecek nesillere de tesir edeceği düşünüldüğünde bize ait bir ev/şehir modeli geliştirmenin önemi daha bir ortaya çıkmaktadır. Bu çağa ait bir ev ve şehir modeli geliştirmemiz istikbâlimiz adına bir mecburiyettir. Asırlar boyu dünyaya sayısız özgün mimâri ve şehir örnekleri hediye etmiş Müslümanların bugünkü bu taklitçi tavırları ne kadar acı, ne kadar can yakıcıdır. Bu şehri gökdelenlere boğdurtarak neler umuluyor doğrusu çok merak ediyoruz.
Şehirde en yüksek binalar hangileri olacak? Bankalar, iş merkezleri ve plazalar mı? Yoksa mektepler medreseler ve camiler mi?
Fakirlerin, yetimlerin ihtiyacını gören binalar (TOKİ) gözden ırak, gönülden ırak mı olacak? Yoksa tam tersi, kentin merkezinde mi?
Şehirleri ve binaları güzel yapan dekoratif eklemeler değil güzel tercihlerdir. İslâm estetiğinden nasibini almamış camilerin ve binaların hızla artması hayra alamet değil.
Turgut Cansever Hoca dem vurmuştu, demişti ki, “Alman hocamla Bursa’daydık. Tarihi binalar modernizm adına yıkılıyordu, bir baktım hocam koştu, greyderin önünde durdu, ‘yıkmayın!’ dedi. Şaşırmıştık, koştuk, hocamızı kenara çekmeye çalıştık. Hocamız dedi ki, ‘sizler geçmişinizi yıkıyorsunuz! Geleceğiniz karartıyorsunuz!”
Ah Sivas, geçmişten sana kalana baktığımız da geleceğimiz göremiyoruz…