İhsan önce ahlak sonra toplum derken aslında “milli ahlak” demek istiyor. Millet ahlakıyla yoğunlaşmış toplumun hür olacağı ve her ferdin önce nefsinin emrinden çıkması ve bir başkası için iyi şeyler düşünmesi hürriyettir diyerek ferdin bu şekilde hür olması milli ahlakı üreteceği ve toplumsal ahlak ile siyasal ve iktisadi nitelikli toplumun doğacağını söylüyor. İhsan toplumsal ahlakla önce mensubiyet duygusunu sonra mesuliyet duygusunun gelişeceğini söyledikçe, Suat bir taraftan rakı ile diğer taraftan İhsan’nın sözleriyle hem kendine hem meşkte bulunanlara gittikçe yabancılaşmaktadır.İhsan kainatın efendisinin “insan ruhu” derken aslında toplumsal ahlakı içselleştirmiş ahlaklı insandan bahs ettiğini belirterek ahlakın önemine vurgu tapıyor. Suat ise yine asi ruhuyla Mümtaz’a taş atarken kendinin zıtlıklarla dolu ve hatta mesuliyeti olmayan hayatını özetliyor ve bütün bunlarla kendinin “yaşayan”, Mümtaz içinse “hayalci, hikayeci” (s.309) nitelemesi okuyucunun içini son derece acıtıyor.Zamanı öldürmek için yaşamak, Tanrı’yla konuşmak hatta insanlarla hiç bir davam kalmadan onunla kavga etmek ve ona gel yirmi dört saat insanlarla yaşa, onlar hakkında hesap vermesi için yaşamak  isteyen Suat, tanrıya inanmadığını fakat inanların kafasıyla düşündüğünü, konuştuğunu Mümtaz’a bakarak söylüyor.Suat tanrıyı öldürdüğünü ve hürriyeti yaşadığını takıntı haline gelmiştir. (S.312) Mümtaz o an sen hür olamazsın içinde öldürdüğün tanrı var, onun tabut ve mezarı var diyerek Suat’a sen bu zıtlıklarla dolu kafanla aslında iyi bir ilahiyatçı olurdun der.(s.313) Tanrının ve ahlakın rakı masasında konuşulması akılla ve gönülle izah edilebilinir mi, ruh toplumunu yaratmaya çalışan ve o maksatla konuşan münevverlerin tarih ve toplum içindeki çıkmazları çifte standartları oluşları son derece edebi bir üslupla anlatılmış. Münevverlerin düşünceleri  “dindar veya Proletarya ahlakıyla” dolu  iken yaşamlarının  tam aksine olması bu bölümde son derece seviyeli tartışılmıştır.Bu ikilem 2020 Türkiye’sinde halen tartışılmış olması aslında bu ve buna benzer konularda halen arpa boyu yol alınmadığı göstermeye yetmektedir.

                 Ve Suat’mı gider, yoksa fikirlerimi gider bilinmez ama arkasında Mümtaz’a bir soru bırakır; kafamla vücudum arasında ne kadar mesafe var?(s.317)Suat’ın fikirlerinin her mekân ve zamanda konuşulduğu düşünülürse, bu tartışmanın asırlardan (mazi asrından) asırlara (ati asrına) uzanacağı görülmektedir.Mümtaz arkadaşları arasına döndüğünde İhsan, kendine yakışır bir edayla, Allah ebedi meselemizdir ve bu hayat satrançı onsuz  olmaz diyordu.(s.319)

                 Mümtaz’ın Nuran’ı bekleyişi;bekleyişin acısını renklendire renklendire anlatan Tanpınar, sanki kendide gerçek hayatında bekleyişin acısını söylediği renklerde yaşamış gibidir.(s.326) Mümtaz’da gün bayunca , beşüş ( gülümseyen) sevinçli, bazen renksiz çizgilerle, veya manasız ve kapalı bir perde gibi beklemesi okuyucusu son derece etkiliyor. Buradan bütün insanlığın veya İhsan’ın karekterini çizdiği (mesuliyet ve mensubiyet duyguları) toplumun bekleyişine sıçrandığı takdirde toplumun ümitleri, bekleyişleri ve acı ve sancılarına ulaşılır ki bu bireysel aşkın kat ve kat üstünde olur. Ye’se düşen birey, ye’se düşen toplumun gelecek korkusuyla yaşaması ne kadar zordur, bilinmez ama bu anlatılan gibi his edilir.Ve nihayet meselesiz yaşayan insanlardan kaçan Mümtaz doğmuştur.

                 Yalnız insan, yalnız toplum; Tutunamayanlar veya Sahnenin Dışındakiler.Veya aşkın arka çehresi kıskançlık. Tanpınar, hem aşkı hem aşkın acısını hem de kıskançlık hissini öyle güzel benzeterek anlatıyor ki okuyucu, her birini ayrı ayrı yaşamış olsa dahi insanı, tekrar tekrar aşkın hallerinin her birini yaşamak isteği sarıyor.Nuran’ın Suat’ın metresi olduğunu duyduğu günden beri Mümtaz bir hiç olmuştu. Mümtaz, ney dinlerken bulduğu ruhi yükselişi şimdi caddelerde sokaklarda Nuran’ı ararken duyduğu onun sevdiği şarkı (şahane gözler şahane) ve türkülerle (s.331) ruhunun çöküşünün acısıyla yaşıyor.Yani batının (Suat’ın) metresi olması halinde Anadolu Türk’nün, Anadolu insanın düşeceği durum, Mümtaz’ın düştüğü biçareliği, sefilliği ve ne yapacağını (s.329) bilmemesi hallerine benzer haller yaşayacağını (psikolojik travmayı) Tanpınar, son derece naif ve latif bir şekilde ortaya koymuş.Tanpınar, tıpkı Yahya Kemal’in Darülfünunda kurtuluş savaşını anlatırken uyguladığı yöntemi uygulayarak, boşluğa düşen Mümtaz’dan boşluğa düşecek olan toplumu tanımlıyor gibidir.Tanpınar’a veya İhsan’a veya Nurettin Topçu’ya göre Mümtaz ve toplum böyle bir ruh halinde ise ya ölümü veya başıboş çılgın bir hayatı seçecektir.Meyhanede yarı uyuşmuş toplum, ulvi dünyadan el çekmiş afyon yutmuş toplum cümlelerinin satır aralarında çözülme sürecindeki toplumun özelliklerini açıklıyor, gibi.Bütün bunların nihai bir tesbiti;beşeri dediğimiz şey sadece okur yazarın, yarı meczubun, kendi içindeki müphem parıltıları hakikat güneşi sananları vehmiolmasıdır.Beşeri, hayatın içinde değil, sadece düşünme şekliy (s.334) olması dahi toplumu zora sokacağı açıktır.Özellikle meyhanede şarkı söylerken gözlerinden yaş damlayan küçük kız(s.335), geleceğinin yokluğuna ağlayan toplumdan ne farkı vardır?