14 Şubat 2026
weather
4°
43,7339 %0.19
51,9339 %-0.02
7.075,98 % 2,56
Ara

SİVAS VAKIFLAR YURDU VE İZZET ABİ (2)

YAYINLAMA:
            Yazımızın ilk bölümünde, Başbakanlık Vakıflar genel Müdürlüğüne bağlı Sivas Vakıflar Yurdu maceramızın başlaması ve yurt (pansiyon) müdürümüz İzzet Abimizle tanışmamızdan (İzzet ÇELİK) kısaca bahsettik.
Yurda yerleştikten sonra babamın yanımdan ayrılmasıyla, kendimi hem öksüz hem de yetim kalmış gibi hissettim.  İçimde bir acı, yaktıkça yakıyor. O günün akşamında nevresim takımlarımız dağıtıldı. Birbirimize yardım ederek nevresimleri yataklarımıza geçirdik. Yataklarımızı yarı açık şekilde, battaniye ve içinde başka bir battaniye olan nevresimleri düzgün bir şekilde katlayarak, yatağımızın ayak ucu kısmına koyduk. Çarşaflarımızı alttan çekerek gerdik. Öyle ki, üzerine metal para atsan birkaç kez zıplardı. Yatma vakti geldiğinde 36 kişilik yatakhanedeki yatağıma girence içli içli ağlamaya başladım. Pazartesi günü akşamında akmaya başlayan gözyaşlarım, Perşembe öğleye kadar aktı. Oflaya-poflaya, içli içli dört gün ağladım. Bu zaman zarfında birkaç kez İzzet Abi’nin yanına götürdüler. Neler anlattı, neler söyledi aklımda değil ama nasihat etti, sağ olsun.
Ben, yine duramadım. Jetonlu bir telefon kulübesinden köye telefon açtım. Köyün tek telefonunu bizim eve yerleştirmişlerdi. (Bu konu ayrı bir hikâye, hiç girmeyelim) Yurtta kalmaya dayanamadığımı, gelip beni almalarını söyledim. Babam, öğleye çıktı geldi. Beni lokantaya götürdü, harçlık verdi, gönlümü almaya çalıştı. Sonunda okulun olduğu sokağa gelince “haydi okula” dedi. Ses etmedim ama arkamı döner dönmez, yağmur gibi akıttım, gözyaşlarımı. Babam gitti, o gün ağlaya sızlaya idare ettim. Ertesi gün, bilen biri beni köy minibüsüne kadar getirdi. Bindiğim gibi köyde indim. Eve girer girmez rahmetli ebem, “neye geldin oğlum?” dedi. Tandırın karşısındaki sekide herkes oturuyor ve susuyordu. “Ne yapayım, dayanamıyorum. Şehirde nefes alamıyorum, boğuluyorum” dedim, başka şeyler de söyledim. Gerçekten de öyle hissediyordum. Rahmetli annem benimle birlikte ağladı, ağladı. Sonraki günlerde tekrar ikna edilip, köy minibüsüne bindirilip, yollandım. Fakat, 7 yıllık yurt günlerinin ilk 4 yılında bu hal devam etti. Hülasa, göz yaşlarıyla, yoklukla, yoksullukla okuduk. Bir ben mi; hayır, çoğumuz hatta hepimiz böyle okuduk. O günlerde çuvalda yiyecek unu, içecek çayı-şekeri olan, hayvanlarının da yeygisi olan zengin sayılıyordu.       
Öyle-böyle bir şekilde yurt ve okul hayatımız devam ediyordu. Sabah kalk yürü okula, öğle yemeği için yürü yurda. Yemekten sonra yürü okula, okuldan sonra yürü yurda. Yurttan yürü çarşıya. Akşam yemeği ve mütalaa için yürü yurda. Her gün en az 10 km yürüyorduk. Yemekten hemen sonra etüt başlardı. Haftanın son etüdü Kur’an-ı Kerim tilavetiyle sonlandırılırdı. Mütalaadan sonra yani saat 21:30 ile 22:30 arasında TV izlenebilirdi. TRT ve yeni kurulmuş bir özel TV kanalı vardı. Herkesin izlediği ve haftalık yayınlanan bazı diziler, macera türünde çekilmiş yabancı filmler v.s izlenirdi. Filmde uygunsuz bir sahne çıkarsa, liseli abilerden biri ayağa kalkar, hırkasıyla hemen ekranı perdelerdi.  O gün TV’de özellikle de Galatasaray’ın maçı varsa, tabi ki o izlenirdi. Mahalleden gelenlerle sayısı 300 kişiden fazla olan grup, etüt salonunu stadyuma çevirir, tezahüratlarla stadyumdan fazla coşku yaşatırlardı. Hele bir de CİMBOM kazanırsa, İzzet Abi, ertesi gün öğle yemeğinde tavuk, kırmızı mercimek çorbası, tulumba tatlısı, pirinç pilavı ve muz verdirirdi.  O zamanlar Sivasspor’un esamesi okunmuyordu. Bizler de Fenerli’ydik ama CİMBOM kazansın diye dua ediyorduk. Çünkü; işin sonunda, hayatımızda ilk defa Vakıflar Yurdu’nda tattığımız, muz yemek vardı.
Saat en geç 23 de “Yat Zili Çalar” herkes yatardı. Yurtta hiçbir “belletmen öğretmen” olmadığı halde, İzzet Abi’nin sevk ve idaresinde müthiş bir nizam ve disiplin vardı. Üniversiteye hazırlanan abiler 4 saat uyuduktan sonra gece kalkar ve kahvaltı saatine kadar ders çalışır, sabah namazını kılarlar, namaza kalkmak isteyenleri uyandırıp, kahvaltıya inerlerdi. Sabah saat 6 da “Kalk Zili Çalar” herkes yatağından ok gibi fırlar, yüzünü yıkar, dolabından büyük su bardağını alıp, kahvaltı sırasına geçerlerdi. Zeytin, peynir, reçel, margarin, yumurta, ekmek ve çay. Kahvaltıda ekmek ile çay yanında bunlardan ikisi olurdu. Çay; kazanlarla kaynatılır, büyük alüminyum demliklerle masalarda bardaklara doldurulurdu. Bardağını düşürüp kıranlar, krom bardaklarla çay içmek zorunda kalırdı ki metal olduğu için çok sıcak olur, sadece boğazı değil, eli bile yakardı. Saat 06:30 itibariyle herkes kahvaltısını yapmış olurdu. Sabahın bu saatinde bile, üzerinde takım elbisesiyle İzzet Abi, yurtta öğrencilerin başında olurdu. Mesai de neymiş. Çoğu zaman sabah altı buçuktan gece dokuz-ona kadar işinin başındaydı. Ara ara, kısa süreli olarak, yurt ile bitişik olan lojmandaki evine gider gelirdi.
Normal şartlarda; okuma istidadı olsa bile imkânı olmayan, Anadolu’nun benizleri soluk, yürekleri kavruk köylü çocuklarına sahip çıktı İzzet Abi. Öğrencileri, o zamanın oyun ve eğlence yerleri olan kahvehanelere göndermezdi. Hafif bir yürüme engeli olmasına rağmen, bazı öğrencileri takip eder, kahvede yakalar, haşlar, etüt saatinde gelir; “Falancayı, ağzında kırmızı izmarit ile kahvede yakaladım. Arkadaş ucuzundan da içmiyor. Bir daha yakalarsam, bundan sonraki sigarayı babasının tarlasının başında içer” şeklinde tatlı sert uyarılarda bulunurdu. Bazen, habersizce yatakhaneleri gezerdi. Bir gün son kattaki yatakhanede bir arkadaşım camı açmış sigara içiyordu. İçeri girdi, durumu anladı tabi. Arkadaşın yanında bizler de vardık. Hepimizi kırmak istemedi galiba. Kapı ağzında durarak; “Gençler ne yapıyorsunuz. Sigara filan içmeyin, siz zaten içmezsiniz de ben yine de söyleyim” dedi, çıktı gitti. Çok uyaran, nasihat eden biri olduğu gibi işte böyle babacan yöntemlerle, talebeye kendini sevdirir ve saydırırdı. Öğrencilerin, devlet kurumları dışındaki kurumlara, oluşumlara gitmesini istemez ve uyarılarda bulunurdu. Tam bir “baba” gibiydi işte. Gereğinde kızan ama çocuğunun iyiliği için çırpınan bir baba. Hem de her yıl 300’den fazla çocuğa babalık yapan bir baba…
Üzerimizde çok emeği, etkisi var. Bazı geceler, rüyalarımda kendimi hâlâ vakıflar yurdunda görürüm. Bizler, bir-iki çocuğumuzla baş edemezken; o, kimleri yetiştirmedi, kimlerin hayatına dokunmadı ki. Profesörler, doktorlar, hakimler, avukatlar, öğretmenler, imamlar… İşte bu yüzden “Efsane Müdür” diye anılıyor.
Ruha şad, menzili mübarek olsun. 28 Ocak 2026 tarihinde bâki aleme yolcu ettik.
Es-selam…
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *