(28)
Sen bu derde Lokman’ını yetiştir.
Ben de bu sevdanın nesiyim nesi Sevda beni etti candan ötesi Ey Ya Rabbi sahipsizler kimsesi Hızır nebi sultanını yetiştir.
Bîçare NÎGÂR’ın çeşm-i maderden
Serim eksik değil gamdan kederden 
Her düşkün canların necatı senden
Sırr-ı Ali öz arslanı yetiştir.
deyip kesti. Nigâr Hanım bu sözleri söyleyinceye kadar Mahmud’u da sur. penceresinin alt civarına getirmişlerdi, cellatlar. Mahmut, Nigâr’ı gördü. Nigâr’ı görünce kendi kendine; “Vay Nigâr!” dedi. “Eğer sen böyle darda kalsaydın, ben şimdiye kadar çoktan kendi kendimi öldürürdüm. Orada durdun da beni seyrediyorsun Öyle mi zalim?” Geriye döndü cellatlara;
-Beni nereye götürüyorsunuz, dedi.
-Gebertmeye, dediler.
-Siz emir kulusunuz. Paşa ne emrederse onu yerine getirmek sizin için borçtur. Yapmazsanız zaten paşa sizi öldürür. Dilime iki tane sözüm geldi. Beş dakika olsun, bana müsaade edin de götürün yine öldürün.
Biri dedi ki;
-Yok arkadaş. Ben vazifemde suistimal etmem. Paşa duyar beni öldürür. Öbürü dedi ki:
-Yahu, paşa ne bilecek, keramet sahibi değil ya. Paşa kaldı divanhanede, biz geldik bilmem ta nereye. Şu adam ısrar ediyor. Dokunmayalım iki tane söylesin, ne söyleyecekse.
Mahmud’un ellerini gevşettiler. Mahmut pencereye doğru aldı bakalım, Nigâr Hanım’a tekaza ile orada ne söyledi?
Pencereden melul melul bakarsın 
Bana senden oldu zulüm sevdiğim 
Ecel ipin bu boynuma takarsın 
Bana senden oldu zulüm sevdiğim
Aldı Nigâr Hanım:
Pencereden melul mahzun bakarım 
Sen git bey Mahmud’um ben de gelirim 
Senden sonra bu dünyayı yıkarım 
Sen git bey Mahmud’um ben de gelirim
Aldı Mahmut:
Benim bunda geldiğimi duymuşlar 
Yalan yanlış beye haber vermişler 
Verdiğin yağlığı bende görmüşler 
Bana senden oldu zulüm sevdiğim
Aldı Nigâr Hanım;
Cellatbaşı bey Mahmud’um durdurun 
Mektup yazıp bey babama bildirin 
Mahmud’u bağışlan beni öldürün 
Sen git bey Mahmud’um ben de gelirim
Aldı Mahmut:
Ucuz oldu şu MAHMUD’un ölümü 
Netice soldurdun gonca gülümü 
Çekil göz önünden dehrin zalimi 
Bana senden oldu zulüm sevdiğim
Adı Nigâr Hanım;
NİGÂR’ım der gülüm kondu gülşene 
Yandı kara bağrım döndü rûşene 
Mısır Yağlığı’nı verdim nişane 
Sen git bey Mahmud’um ben de gelirim
deyip kestiler. Beyitleri kestikten sonra Nigâr Hanım;
-Cellatlar, ben gelinceye kadar gitmeyin, dedi.
-Olur hanım, dediler, gitmeyelim, gel bakalım. 
Nigâr Hanım, geriye çekildi.
-Kızlar, dedi. Bana bir tabaka kâğıt ile, bir kalem getirin hele.
Kızlar, bir tabaka kâğıt ile bir kalem getirdiler. Nigâr Hanım babasına selam kelam yazmadan, yazdı ki; “Devletli babam! Sensin ki, benden yedi sene evvel, ben asıl köşkümde hastalanınca geldin, ‘Kızım hastalığının sebebi ne? Bana söyle de ona göre ilacına bakayım.’ dedin. Ben de o zaman; ‘Baba, benim hastalığım bir sırdır.’ diye sana söylemedim. Sır zamanı geldi, çözüldü. O zaman, ilacıma bakmaya bana söz vermiştin baba. O sorduğun hastalık, ben bu oğlanın âşığıydım. Ancak benim hastalığımı bu iyi ederdi. O yağlığı ona nişane bergüzar olarak ben verdim. Ya benim kolumu da onun koluna bağlayıp, beraber siyaset meydanında kafasını kestireceksin, ya yoksa Mahmud’umu bana bağışlayıp düğünümüzü edeceksin.” deyip yazdı. Dışarıya geldi cellatlara dedi ki:
-Cellatlar! Bu kâğıdı hanginiz babama verirse, eğer babam idam kararımı verirse ölmeden evvel o celladı ihya ederim.  DEVAMI YARIN