“Açılmadı ikbalimiz bahtımız  Şen olsun İstanbul payitahtımız  Tevellüt ellidir geçti vaktimiz  Nöbetini gözlüyor salımız bizim,” Yaşıtımız olanlardan memur çocukları dışında doğanların yaş günleri gerçekte ayrı, kafa kağıdında ayrıdır. Memur çocukları günü gününe nüfusa yazdırılırdı. Çünkü, babanın maaşına çocuk parası da eklenecekti. Diğerleri ise, ya köy muhtarı kasabaya gittiğinde doğanları toptan yazdırır, ya da aileden biri işten güçten fırsat bulunca nüfus idaresine gidip kayıt yaptırırlardı. Örneğin, babam beni askerden döndüğünde, doğumumdan birkaç ay sonra kaydettirmiş, kafa kağıdımı almış. Gerçek olan tarihi iki – üç kişi tahmin ederler ve özel mesajla kutlarlar.  Bilmeyenler olabilir kafa kâğıdı nedir? Nüfus kağıdı, nüfus cüzdanı, hüviyet, kimlik belgesi demek. Niçin kafa kâğıdı demişler:  “1845' te yapılan nüfus sayımı sonrasında, erkeklere "mecidiye" denilen kimlik belgeleri verilirmiş. Bu belgeler biraz ağır olduğundan fes altında taşınıyor hatta bazen fesin içine dikildiği de oluyormuş. Bu yüzden "kafa kâğıdı" olarak anılmaya başlanmış.  Elbette zaman zaman eşim baskı yapıyordu. Dolaplar dolusu dosya, zarf, kâğıt tomarları ve belgelerden kurtulmak istiyordu. Benim de rahatsız olduğum, kır yılı aşkın süredir açmadığım, dosya, kitap müsveddeleri, yazı, fotoğraf zarfları, tomarları vardı. Gazete dergi kupürlerini atmaya kıyamıyordum. Ama gün gibi aşikardı ki, bir gün bunlar evrak ı metruke olacaktı. Hemen yazayım, evrak-ı metruke, vefat etmiş bir insandan geriye kalan önemli veya önemsiz kağıtlar, hatıratlar, günlükler, eskimiş, terk edilmiş, artık kullanılmayan kâğıtlar anlamında kullanılıyor.  Zaman zaman hafifleteyim diye birkaç dosyayı açıyordum. Nasrettin Hoca’nın karpuz kabuğunu yemesi gibi, şuna değdi, buna değmedi derken kabukların tamamını geri dosyaya koyuyordum.  Evrak-ı metrukemden kurtuluş için kendi kendime bir milat koymuştum. Ömrümün dördüncü çeyreğine girdiğimde, hepsini atacaktım. Kararlı olarak Ayıklamaya başladım. Olabildiğince çok azını sözüm ona yangından kurtarılacaklar(!)” poşetine ayırdım. Diğerlerini poşet poşet doldurdum. Doldurdum ama siz bana sorun. Belki vaz geçirir diye boynumu büküp, eşimin gözlerine hüzünle baktım baktım: “Bunlar benim ömrüm,” dedim. Umuyordum ki. “vaz geç” desin. Ama o benden daha kararlıydı. Onca çöp (!) yığınlarından kurtulacaktı. Poşetleri sokağın çöp konteynerlerinin içine değil, toplayıcılar zahmete girmesin, belgelerim kirlenmesi diye kenara koydurdum.  “Ömrüm” benzetişim, ciğerimi yakmıştı. Pişmanlıklar girdabında “ömrüm, ömrüm!” diye kıvranırken, Can Etili’nin okuduğu plak başımda dönüyor kalbimi ezim ezim eziyordu.  “Ömrüüüüm, ömrüm ömrüm!” Bu deyişi onca sanatçıdan dinlemişimdir. Can Etili’den özge yüreğime böylesine duygu yükleyen olmamıştı: Gel ey gönül mülk edinme bu dehri Eli göçmüş ıssız hana dönersin (ömrüm ömrüm) Bal deyi sunarlar akıbet zehri Tacı tahtı bi-mekana dönersin (ömrüm ömrüm ömrüm) Tacı tahtı bi-mekana dönersin (gönül gönül divane gönül) Verme iradeni nefsin eline Salmaz seni Hakk'ın doğru yoluna Ömür tığı uğrar ecel yeline Peçeğ uçmuş aşiyana dönersin Bu felek nicesin eyledi berbat Olmadı mı gelip geçenden irşat Ne idi cihana gelmekte murat Esiri der la-mekana dönersin  …….” Hekimhanlı Esirî’nin bu deyişinin birkaç kıtası daha var. O kıtalarda Zülkarneyn’den, Davut oğlu Süleyman’dan, Zaloğlu Rüstem’den örnekler veriyor sonunda “Yurtsuz, ıssız garibana dönersin” diyordu.  Birkaç cümle Hekimhanlı Esirî’den söz edeyim: 1843 yılında Malatya Hekimhan’da Kasım Ağa’nın oğlu olarak doğdu. Asıl adı Mehmet’ti. Kasım Ağa’nın babası, Hekimhan'ın Hasançelebi bucağına bağlı Basak köyü halkındandı. XVIII. yüzyılda yörenin en ünlü aşıklarından biri olarak Baboğ Dede diye bilinirdi. Kasım Ağa, Baboğ Dede'nin vefatından sonra kardeşlerinden ayrılarak Basak köyü yakınlarında bulunan Güvenç köyüne yerleşmişti. Mehmet, dedesi Aşık Baboğ gibi iyi saz çalıyordu. Usta malı şiirlerin yanında kendi deyişlerini de söylemekteydi. Yakın çevresinde Aşık Mehmet olarak adını duyurdu. Daha sonra Esiri mahlasını aldı.  Güvenç köyünde evlenen Esirî, ileri yaşına rağmen köyünü terk ederek çocuklarıyla yine Hekimhan'ın merkez köylerinden Çulhalı köyüne yerleşti. 1329 (miladi 1913) yılında 70 yaşındayken Çulhalı köyünde vefat etti. ''Pir elinden dolu içip mest oldum  Aldım sattım her kıymetten üst oldum Mürşit meydanında kemerbest oldum Yüzümde yedi hat ağlara düştü''  Sevgili dostlarım, söz sözü açıyor. Esirî’nin bir dörtlüğü ile yazımı bitirim, kendi efkarımla baş başa kalayım istedim. Açıklama ihtiyacı doğdu:  Mürşit, doğru yolu gösteren, kılavuz ve bağlı olanlara gizemciliği öğreten önder, şeyh demek. Kemerbest, Alevi inancına göre, Ali tarafından kemerleri bağlanan kişidir. Sayıları on yedidir. Yüzündeki yedi hat ise çok derin bir konudur. Basit olarak şöyle bilgi aktarımı yapabilirim: “Hurufilere göre insan yüzünde 7 ümmi hat vardır. Bunlar, saç, dört kirpik ve iki kaşın toplamından ibarettir.  Bu yedi ümmi hat, yedi semavata (göklere) karşılık gelir. Yüzde ayrıca yedi delik bulunur. Bunlar, iki göz, iki burun, iki kulak ve bir ağızdan oluşurlar. Yine Hurufilere göre bu yedi delik yedi yıldıza, yerin/göğün yedi tabakasına veya yedi denize denk gelir. Bir de hutût-ı ebiyye vardır. İki kaş, dört kirpik ve saçtan ibaret yedi siyah hat mevcuttur. İnsan bu yedi hatla doğduğu için bunlara “hutût-ı ümmiyye” (anne hatları) denir. …”