Virüs her şeyle ilgimi kesince bende hayatıma baktım ve kelimelerle hayatımın resmini yaptım. Resimlerimi bazen kara kalem bazen renkli kalemlerle çizdim. Hepsi aynı zamanda sen, sizin, hepimizin resmi. 

Virüs bilmediği bir dinin mabedine girmiş gibi, şaşkın. Daha ibadet edemeden öldüğünü hepimiz gün geçtikçe şahit oluyoruz. Burada sağlıkçıların bu dinsize karşı verdiği savaşı, Ne Hitler, ne Stalin, ne Lenin ne Mao ne de Musolini verdi. Ona Türk doktorları yetti. Dua ediyoruz sağlıkçılara. Savaşınız savaşımızdır diyoruz. Hatta sloganımız bile var; bir ölür bin diriliriz.

Virüs felaketinin kesin bir hikmeti vardır. Herkes kendisi bu hikmeti bulacak ve sonra kendi olacak.

Haa, bu arada bu yazımı gündüz saat, 11.16 da sitemin havuzunun kenarında yazıyorum. Kızmayın. Bu kadara da müsaade edin.

Dünyayı unuttuğum günler galiba bitiyor. Yine o yalan dünyanın dişleri arasında çarkımı döndüreceğim.  İyi mi oldu kötü mü oldu bunuda bilmiyorum ama ben çilehanemi özlemeyeceğim. Çünkü her yer benim çilehanem.Muhayyilesi kısır olanlar beni ve bizi anlamazlar.

Havuzun mavisi bana gecenin karanlığını unutturdu ama suyun akışı mumum karanlıkta titremesini hatırlattı. Güneş yakıcı ve rüzgar yok. Virüs olmasa havuz şimdi ana baba günü olmuştu.Korkudan mı yoksa başka nedenden mi kimse havuza girmiyor. Bu arada bende kısa kollu tişort ve şortla kendi sandalyemde oturuyorum. Kalabalık olunca bende kaçarım.

Virüsle beraber neleri gömdük neleri canlandırdık, ah bir anlayabilsek ne güzel olurdu. Değil mi? Yazılarımın da tek gayesi bu. Başka hiç bir gayem yoktur.Korku dolu rüyamızdan uyanıyoruz, sanki. Rüya bitti ve hayata geri döndük. Bu iş rüyalar kadar basit değil. Rüya biter ama virüs içimizdeki şeytan gibi gezecek bizimle. Offf bu güzel havada virüsten niye bahis eyorum ki.

“Mutlak ve nispi yalnızlıktan” hangisi bana uygun diye düşündüm ve mutlak yalnızlığın uygun olduğuna karar verdim. Koca bir kalabalığın yaptığı toplantıda dahi kendini kaç kişi yalnız hisseder. İşte onlardan biri benim. 

Tuhaf fakat dayanıklı bir yapım var. Bu bana güç kuvvet ve yaşama şevki veriyor. Hele bu gün bu şevk bu heyecan mavi havuz sıcak havadan kaynaklandığını belirtmek isterim.

Ne okuduğumu merak ediyor musunuz; Ölüler Evinden Notlar. Kaçıncı okumam unuttum vallahi. 

Doğuştan aileden ve okulda öğrendiğim, günah ve sevabı kavramamın yetmediğini gördüm. Şimdi bunların hikmetini içselleştirmek vaktinin geldiğini düşünüyorum.Bu da deruni korkularımı, deruni ümitlere çevirecek bir aşkınlık sürecidir ki, bana heyecan, bana çoşku veriyor.Batıl korkularımdan batini ümitlerime yürüyüştür, hayat denilen yolculuğum.Mahkemesini yapıp

sürgüne gönderdiğim günahlarıma uzaktan el salladım. Bu bir diriliş muştusu mudur bilemem, artık.

Bütün her şeyi ve fikirleri, görüşlerin yerli yerine sistematik ve tutarlı bir şekilde oturması için, durup dinlenmek ve fikir ve görüşleri bir süre beyin rafına kaldırıp demlenmeye bırakmak gerekir.

Çok güzel bir gündü. Yiyenlerim geldi. Havuz başında yemek yedik, sohbet ettik.Sonra eve gelip gündüz uykusuna yattım.

Günüm nasıl geçti ki hiç bir şey yazamadım bugün.Gece henüz bitmedi ama. Yatsı namazımı bir kılayım şimdi.

İsteklerine boyun eğmiyordu.Onlar geçmişini o ise geleceğini istiyordu.Onlar hayalete döndürdüklerini geri isterken o ruhunun derinliğinde gizlenen özgürlüğünün peşindeydi.O düşüncelerini dile getirememinin acısının bir kez daha yaşamak istemediği için prangaları kırıyordu.İtaat etmesini başardığı günler onun en sevimli günleriydi. Diğer günler ise vefasızlıkla suçlandığı ve pişmanlıkla cezalandırıldığı günlerdi.O Ne iyi ne de kötü günleri itiraf etmediği ve hatta sessizliğe gömüldüğünde onlar yeraltından ecüc ve mecüclerle konuşuyorlardı.

Akademik namusuna halel yeterince gelmiş ve o nedenle kırık haysiyeti daha fazla kırılmasın diye onlardan kaçmıştı. 

İç cıvıltıları acı kokuyordu.Acıları ise yalnızlık.Gençliğinin ümit kokan gülleri lekelendikçe yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça acıları içinde cıvıldaşıyordu.En seçkin en yüce ruhlar bile bu acıya dayanamazdı. Birde bu iğrenç kokunun çevreye zarar verdiği konuşulmuyormuydu, o daha çok içini acıtıyordu.Bütün bunlara karşı savaştıkça yara alıyor ve alkanlar içinde kalıyordu. akademik hayalleri, akademik düşleri, akademik umutları dahi acı doluydu.Isdırap çekiyor fakat sessizce iniliyordu.Her gün terk edilişinin farkındaydı ama "vefasız" ünvanını almamak için katlanıyordu.Bulunduğu akademik dünyanın çemberinin çapı, dairesi çok büyüktü ama o bu çemberde, dairede, bir nokta gibi kabul görmüyordu. Kısacası "nokta" bile değildi.Yalnızlığın karanlığına düştükçe aydınlanıyor, aydınlandıkça kendi içinde dolu dolu yaşamayı tercih ediyordu.Hayır, hayır yanlış oldu.Kendi içinde dua etmeyi öğrendikçe duanın gizemli, sırlı derinliklerindeki aydınlığana ulaşıyordu.Böylelikle mutlu olmanın kaynağını keşfetti.Bu ruhunun kahramanca direnişinin meyvesiydi.Gençliğinin cehenneminin yaşlandığında cenneti olacağına inancıyla yaşamıştı ama bu sırrını kimseye söylememişti.Hatta yaşı ilerlemiş olmasına rağmen gençliğinde hayatın hakikatleri üstüne ne kadar bilgisiz olduğu düşüncesi, şimdilerde onun yalnız kalmasının huzur kaynağı oluyordu.Aynayada bakmıyordu.Çünkü gençliğindeki kendine, o kadar az benziyordu ki aynaya baktıkça o günleri hatırlamak ve üzülmek istemiyordu.Sırf bu yüzden sakal bile bıraktı.Artık yerlerde savrulan saman çöpünü görmüyordu, aynada. Şaşırması bu yüzden hem doğal hem anlamlıydı, onun için.Yaralanmış utanma duygusunun dahi, artık kırmızıya çalmadığını fark ediyordu.Yeni bir ruh yeni ve rengarenk bir mozaik olmuştu, artık.Sevinsemiydi, üzülsemiydi, sizce?

Artık tek dostu vardı ve oda düşüncelerinin ve gönlünün sırdaşı olan kalemi.Bu bir savunma ve savaş silahı değildi. Zaten ortada savunma veya savaş yapacak saldırıda kalmamıştı. Savaşında savunmada artık kendiyle hesaplaşmaktı.O düşünce ve kalbinin güzel kokusunu satır ve sayfaların arasında aranjman yapıyordu.07/06/20