Fulbright eğitim bursu adı konularak masum bir görüntü içine konulan bu yapılanma biraz akıl ve izan sahipleri tarafından kolayca anlaşılabilmektedir.
İkinci Cihan harbi sonrası SSCB tehdidi ile karşı karşıya kalan bir Türkiye düşünün. Güya bu tehditten kurtulabilmek için ABD den destek isteniyor. Onların da kabul şartları var. Bunların tek istekleri Türkiye’nin göbekten ABD ye bağlanması.
Kabul edilebilir bir şey mi?
Elbette hayır!
Peki, ne oldu da Türkiye yarı sömürge olacağı bir yola girmiştir ya da girmek zorunda bırakılmıştır.
İkinci Cihan harbinde dünya yanarken Türkiye bunun dışında kalabilmeyi başarabilmiş bir ülkeydi.
Ne oldu? Ne oldu? Ne oldu? …da böyle yanlış bir yola girildi.
Önce bu anlaşmayı biraz irdeleyelim. Bu anlaşmanın ilk maddesi şöyle:
” Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınacaktır. “
Bu anlaşmanın ilk maddesine bakarak bu bir eğitim bursu anlaşmasıdır demek mümkün mü? Dikkat edelim: Giderleri Türkiye karşılıyor.
Neden zeki ve başarılı gençler ABD ye gönderilip orada eğitim yapmak zorunda bırakılıyor. Neden İngiltere, Fransa… değil de ABD?
Bu anlaşma sadece ABD ye öğrenci gönderme üzerine değil. Bu kadar masum değil. Millî Eğitim Bakanlığında Milli Eğitimi Geliştirme komisyonu var. Bunların görevi personel politikalarını, ders programlarını ve müfredatları belirlemektedir. Ayrıca eğitime yön verebilecek stratejik önerilerde bulunmaktır.
Sıkı durun soruyorum: Burada çalışan personelin ne kadarı ABD li?
1994 yılında Milli Eğitim Geliştirme Komisyonu’nun 60 personelinden 40’ı Amerikalı idi.
Peki, bu sayı günümüzde ne kadar?
Demek ki masum bir burs programı değil eğitime yön veren bir yapılanmaymış.
27 Aralık 1949 da neden bu anlaşma imzalandı?
Neden 1947- 49 yıllarında Truman doktrini ve Marshall planı kabul edildi?
Sadece 152,5 Milyon dolar yardım için mi?
Türkiye’nin Şubat 1948’de 705 bin dolar olan döviz varlığı bulunmakta iken Mayıs 1950’de eksi 12 milyon dolara düşmüştür.
1946’da 214 ton olan altın varlığımız var iken 1949 sonunda 123 tona inmiştir. Hem yardım maskesi altında borçlandık-borçlandırıldık hem de elimizdeki döviz ve altın rezervlerimiz eridi.
Bize verilen yardımların 147,5 milyon Dolarını hava, kara ve deniz kuvvetlerinin modernizasyonu için kullandık. Modernizasyon denirken de silah ve teçhizatları kimden aldığımız belli değil mi?
ABD nin eski teçhizatlarını aldık ve yedek parçada onlara bağımlı olduk. Bu paranın sadece 5 Milyon dolarını yol yapımında kullandık.
Aslında bizin bu paraya ihtiyacımız yoktu, Türkiye kendi kendine yetebilen bir ülke olma yolunda hızlı ilerlerken borçlanmayı akla mantığa sığdıramıyorum.
Bu planla ve Truman doktrini ile her kararınızdan haberimiz olacak yani iznimize müracaat edeceksiniz dayatmasını kabul etmiş olduk. Yani Ulu önder Atatürk’ün kurmuş olduğu bağımsız devlet yara almıştı.
Ülkenin önemli makamlarını işgal etmiş olan ve senin benim gibi görünen Devşirme artıkları ülkenin bu noktaya taşınmasında önemli rol oynamışlardır.
Bu insanlar yine aynı rolü oynayarak Türkiye’nin gelişmesini, ilerlemesini engellemektedirler.
Acaba eğitim komisyonu dışında ülkemizde başka komisyonlar var mı?
Ülkeyi yönetenler neden bunlara bir şey yapmıyor ya da yapamıyor?
Bu komisyona ortaçağ eğitim sistemini uygulayalım diye karşı çıkanlarda var. Ben onların suyuna doğru akmıyorum. Ulu önder Atatürk’ün çizdiği rotada ilerleyecek, ilim fikir ve teknolojide batıyı geçecek bir sistemin etkin olmasını daha doğru buluyorum.
Çocukları medreselere, kızları evlere hapsedecek ve adına da eğitim denilecek bir sistem kabulümüz değildir.
Yeter artık ya uyanalım artık! Selam ve dua ile.