Nasrettin Hoca'ya köylüler ağustosun sıcağında misafir olurlar, serinlemek için ikram edilen ayranlardan bol bol tüketirler, terlerini silerken, "Aman hocam bu nasıl sıcaktır, cehennem gibi!" derler... Hoca sesini çıkarmaz, gülümser sadece. Aradan aylar geçer zemherinin soğuğunda yine hocayı ziyarette başlarlar soğuktan yakınmaya, bir taraftan da ikram edilen sıcacık çorbayla içlerini ısıtmaya çalışırlar ve söylenirler, "Aman hocam! Bu ne soğuktur, damarlarımızda ki kan dondu!" Eh, hoca bu ve lafı gediğine koyar: "Bakıyorum da, geçen baharlardan hiç şikayetiniz yok!"...

Mayıs ayı geldi, bu ne soğuktur, kıştan kurtulamadık, yağışlar böyle giderse ekinlere zarar verir, su tamam ama bir yere kadar... gibi sözler o kadar çok konuşulur oldu ki, bendeniz bu sözlere gülümserim, bir şey söylemem, karışmam(!)...

Karışmamak derken, hani bir hikaye vardır...

Adamın biri sıcak bir günde çeşme başında serinlemeye çalışır ve gövdesini ağaca dayayarak dinlenir. Tam da bu sırada hayvanların pisliğini taşımaya çalışan gübre böceğini (namı diğer bok böceği) görür, gülümser, "Allahım, bu hayvanı niye yarattır?" der gayrı ihtiyari...

Aradan yıllar geçer, hastalanır, hekime gider ve hekim çaresinin ancak gübre böceği yiyerek geçebileceğini söyler, çaresiz niçin yaratıldığını sorgulamasını da hatırlayarak hekimin tavsiyesine uyar, yer, devasını bulur...

Ve bir gün seyrü sefer sırasında bindiği gemi tufana tutulur, felaket karşısında insanlar geminin bir o tarafına bir bu tarafına kaçarken, bizimkisi geminin bir köşesinde pusmuş, sinmiş bir vaziyette oturmaktadır. İnsanlar bizimkine seslenir, "Heeey, gemi battı batacak! Sen de birşeyler ara, bul, tutunmaya çalış, niye öyle durursun!"...

Bizimki söylenir, "Yok agalar, ben onun işine karışmam! Bir kere karıştım, bana bok böceğini yedirdi!" der...

Karılmamak lazım, şüphesiz O'nun bir bildiği var...

Şüphesiz O bilmediğimiz her şeyi bilir...

Şüphesiz O, işi en iyi şekilde yapandır...

Vesselam...