Bizim, “Viyana Seferimiz” 15 Haziran 2025 tarihinde başladı. Sivas İl Milli Eğitim Müdürlüğü Okul Eğitimi Akreditasyonuna akredite olan kurumumuzdan üç görevli, “beş günlük, İşbaşı İzleme ve Gözlem, Erasmus+ Projesi kapsamında, Viyana yollarına düştük. Sivas’ımızdan toplam altı eğitimcinin katılımıyla, bu beş günlük mesleki gelişim programında amacımız; eğitimde yeni öğretim tekniklerini ve yöntemlerini keşfetmek, işbirlikli öğrenme, iyi uygulamaları paylaşma ve dijital araçların ve içeriklerin derslere entegrasyonunu desteklemek için stratejiler geliştirme fırsatları görmek ve gözlemlerimizi paylaşmaktı.
Anadolu’nun kadim şehri, Sultan Şehir Sivas’ımızdan yola çıktık. Yer uçağı, Yüksek Hızlı Tren(YHT) ile konforlu ve rahat bir yolculuktan sonra Ankara Garı’ndayız. Seyahatimiz iki saatten fazla sürdü. Geçmişte, altı saatten fazla süren, ayaklarımızın şişip ayakkabılarımıza sığmadığı yolculukları hatırlayınca, bu hizmeti memleketimize kazandıranlara bir kez daha teşekkür ettik. Buradan uçak saatine kadar serbest zamanda işlerimizi hallettik ve Ankara Esenboğa Havalimanı’ndayız. Daha önce neden hiç sorgulamamışım, şaşırdım doğrusu. “Esenboğa” da nedir, “Oturanboğa’yı duymuştuk ama Kızılderili mi kaldı ki böyle isimler hâlâ kullanılıyor? Şaka bir yana, Murat Bardakçı’ya göre; Esenboğa isminin kökeni, Türk tarihinin önemli bir dönemine, 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı'na dayanıyormuş. Emir Timur’un generallerinden biri olan İsen Buga’dan alınmış ve İsen Buga, Türkçede ‘mutlu, kutlu, güzel, iyi ve sağlıklı öküz’ anlamına geliyormuş. İsen Buga, Ankara Savaşı'nda büyük başarılar göstermiş ve adı, zamanla halk arasında değişim geçirerek ‘Esenboğa’ haline gelmiş. (Bu arada havalimanının, İstanbul Hava Limanı gibi, Türkiye’nin Başkentine yakışır hale getirilmesi gerekiyor.)
O güne kadar uçağa binmekten hep kaçmış, yabancı ülkeleri bile otobüs ile gezmiştim. İçimden; “bu işi daha fazla uzatma Ömer! Herkesin yaptığını sen da pekâlâ yapabilirsin” diyerek kendi kendimi motive ettim ve işte uçağın içindeyim. “Tüh! Bir de pencere kenarı olaydı” diye mırıldanmaz mıyım birde. İnsanoğlu işte. Biraz önce uçağa nasıl bineceğim diye endişelenirken, hemen sonrasında pencere kenarı olmadığına hayıflanıyorum. İlk kalkışta içim çekilir gibi olsa da iki saati bulmayan kısa bir yolculuktan sonra indik. Gerekli kontroller, bavullar derken elinde altı şişe su ile Enes Bey bizi bekliyor. “Sivas Grubu!” Yes yes, yani “evet” onlar biziz işte. Enes Bey, bir çırpıda bir sürü bilgi paylaştı. Viyana da yayalar için de trafik kurallarının katı şekilde uygulandığı, şehir içi ulaşımda kullanacağımız kartların teslimi v.s. Burada; Paso, Kentkart, Akbil v.s yok. Kart bastın basmadın, öğrenciydi-tamdı-emekliydi, ücret uzat, para üstü verdin-vermedin tartışmaları yok. Metro ve tramvaylarda geçerli olan kartın ücretini ödeyip alıyorsunuz ve cebinizde duruyor. Kanun zoru, karşılıklı güven ilişkisine dönüşmüş durumda. Evet, kimse kart sormuyor ama sorduklarında kartın olmazsa, ağır para cezası ödeyeceğinizi biliyorsunuz.
16. Viyana Bölgesinde yer alan otelimize gitmek üzere şehir içerisinde ilerliyoruz. Çok düzenli bir şehir. Binalar epey eski ve hepsi birbirine benziyor. Yatay mimarinin güzel örnekleri. Çoğu üç-dört katlı. Biri diğerinden yüksek ya da alçak değil. Bir dönem dizisi çekimi için özel olarak hazırlanmış film platosu gibi. Yerlerde bir tane çöp yok. Sokaklarda bir tane “sokak hayvanı” yok. Şehir, örümcek ağı gibi metro hatlarıyla örülmüş. Otele geldik, yerleştik. Akşam yemeği için belirlenen Türk lokantasına gideceğiz ve ilk toplantımızı yapacağız.
Bizi karşılayan Sebahattin Bey, Muş Varto’dan öğretmen kökenli biri. Size, güzel yurdumun sıcaklığını anında hissettiriyor. Yaptığı işe hâkim. Planlama yapılmış, bilgiler aktarılıyor. İşbaşı izleme yapacağımız okulların bilgisini paylaşıyor, çevreyi tanıtıyor, işbaşı izleme yapacağımız okul hakkında bilgiler veriyor. Okulumuza ilk gün bizi Kıymetli Osman Bey götürecek. Sonraki günlerde kendimiz gidip-geleceğiz. Otelimiz, yemek yiyebileceğimiz ve Türkiye’deymiş gibi hissettiren “Diyar” adlı tesis tanıtılıyor. Haftayı nasıl değerlendireceğimizi hızlı bir şekilde istişare ediyoruz. Sorular-cevaplar derken muhabbet koyulaşıyor. Son cümle şu: “saban saat en geç yedide herkes kahvaltı için burada olsun ve saat en geç sekizde okulunda olsun. Geç kalmak diye bir şey söz konusu değildir, bitti.”
Sabah belirtilen saatte belirtilen yerlerdeyiz. Okulumuz, Der Schule Sta Wien, eğitim süresi bizdeki gibi dört yıl olan bir ilkokul. Okulda çok sayıda Türk Öğretmen olduğu için şanslıyız. Doğruca 3/A Sınıfına gidip, yine Türk öğrencilerin yardımıyla kendimizi tanıtıyor ve arkaya geçip oturuyoruz. Ders Matematik. Önce sınıf ortamını gözlemliyorum. Yeşil renkli, bizim de yıllar önce kullandığımız, tebeşir ile yazılan bir tahta. Evet, bazıları şaşırabilir ama Avusturya’nın Başkenti Viyana da bir okulda elan tebeşir kullanılıyor. Öğrenciler, demir aksamlı sıralar ve bizimkilere göre yüzeyi daha geniş olan sıraları kullanıyorlar. Sıralar üzerinde öğrenci klasörleri bulunuyor. Sınıfın içerisinde bir kenarda lavabo var. Başka bir kenarda, halı benzeri bir mefruşat serili. Sınıfın arkasında geniş boş bir alan var ve içerisinde çok çeşitli eğitim materyallerinin olduğu dolaplar bulunuyor. Dosyalar, yazıcı, bilgisayar, farklı şekillerde açılabilen portatif tahtalar, legolar, panolar, oyuncaklar, portfolyolar, yön levhaları, afişler derken bizim sınıflarımıza göre çok geniş olmasına rağmen çok yoğun bir sınıf ortamı var.
Es-selam.
D E V A M E D E C E K