Ömür kısa be…

Çok ama çok kısa.

İnsan, bunu gençken pek anlamıyor. Günler birbirinin peşi sıra geliyor, sanki önümüzde sonsuz bir zaman varmış gibi yaşıyoruz. Ertelediğimiz işler, söylemediğimiz sözler, kırdığımız gönüller, hakkını vermediğimiz insanlar…

Sonra bir gün dönüp bakıyoruz.

Meğer ömür, sandığımızdan da kısaymış.

Öyleyse insanın bu kısacık ömürde ne yapması gerekir?

Mükemmel işler yapması gerekir.

Ama mükemmellikten kastım büyük binalar yapmak, servet biriktirmek, makam sahibi olmak değil. İnsan kalabilmenin mükemmelliğinden söz ediyorum.

Birbirimize yalan söylemeden yaşamak mesela.

Hak yemeden.

Başkasının emeğini kendi kazancımız sanmadan.

Adaleti, yalnızca bize lazım olduğunda hatırlamadan…

Patronsak işçinin hakkını zamanında ve eksiksiz vermek. Çünkü bir insanın evine götürdüğü ekmeğin üzerinde bizim imzamız vardır bazen.

İşçiysek yaptığımız işin hakkını vermek. Çünkü bize emanet edilen iş de başkasının alın teridir.

Güçlüysek zayıfı ezmemek.

Tam tersine, gücümüzü onun yanında durmak için kullanmak.

Çünkü insanı güçlü yapan, karşısındakini susturabilmesi değil; susturabileceği halde hakkını savunabilmesidir.

Bir insanın hakkını, o insan yanımızdayken de savunabilmek gerekir; arkasından konuşulurken de.

Hatta o insan artık hayatta değilken bile…

Ölmüş birinin hakkını korumak, belki de insanlığın en ağır imtihanlarından biridir. Çünkü artık ondan bir karşılık bekleyemezsiniz. Teşekkürünü duyamaz, elini sıkamaz, yüzüne bakamazsınız.

Geriye yalnızca vicdan kalır.

Ve insan, eninde sonunda vicdanıyla baş başa kalır.

Hayat bize çok şey öğretiyor ama belki en önemli ders şu:

Hiçbir makam kalıcı değil.

Hiçbir servet bizimle gelmiyor.

Hiçbir güç sonsuza kadar elimizde durmuyor.

Bugün güçlü olan, yarın başkasının yardımına muhtaç olabilir.

Bugün patron olan, yarın iş arayabilir.

Bugün hak arayan, yarın başkasının hakkını korumak zorunda kalabilir.

Ve bugün hayatta olan bizler, yarın yalnızca arkamızdan söylenecek birkaç cümleye dönüşebiliriz.

O birkaç cümle nasıl olsun?

“Çok zengindi” mi?

“Çok güçlüydü” mü?

“Çok makamı vardı” mı?

Yoksa:

“İyi insandı.”

“Kimsenin hakkını yemezdi.”

“Gücü yettiğinde ezmez, korurdu.”

“Emeğe saygı duyardı.”

“Doğrunun yanında dururdu.”

“Ölse bile hakkını savunurdu.”

Belki de insanın bu dünyadaki asıl mirası budur.

Ömür kısa be.

Gerçekten çok kısa.

Öyleyse birbirimizi kırmak için fazla kısa.

Yalan söylemek için fazla kısa.

Haksızlık etmek için fazla kısa.

Bir başkasının ekmeğine göz dikmek için fazla kısa.

Gücümüzü kötüye kullanmak için fazla kısa.

Ama iyilik yapmak için de yeterince uzun.

Adalet için.

Emanete sahip çıkmak için.

Bir mazlumun yanında durmak için.

Bir işçinin hakkını vermek için.

Bir insanın onurunu korumak için.

Ve en önemlisi, bu kısacık ömrü insan gibi yaşamak için…

Çünkü günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız.

Geride ne kadar para bıraktığımızdan çok, kaç insanın hakkını gözettiğimiz sorulacak belki de.

Ve insanın kendisine soracağı en ağır soru şu olacak:

“Bana verilen bu kısacık ömürde, gerçekten insan olmanın hakkını verebildim mi?”