Değişim, gün itibariyle hayatımızın karşı konulamaz bir gerçeğidir. Evrende, çevrede ve insan hayatında zahiri olarak kalıcı bir şey yoktur. Hemen hepsi değişime tabidir. Akıp giden zaman kesintiye uğramadıkça, insan nüfusu ve ardı sıra gelen ihtiyaçları gün be gün arttıkça değişim muhakkaktır. Buna mukabil insanlık da değişime ayak uydurmakla mükelleftir. Toplumlar yok olmamak, sürekliliği arz etmek adına değişime uymalıdır. Kural çok basit: değişime ayak uyduramayanlar, yok olmaya mahkûmdur. Tek düze, kalıplaşmış bir hayat ne kadar zengin ve rahat olursa olsun belli bir zamandan sonra insanları sıkmaya başlayacaktır. İnsanoğlu alıştıkça sıkılmaya başlayan bir varlıktır. İnsan tabiatı; durağanlığı kaldıramayan, belli bir zamandan sonra değişimi arzulamakla birlikte onu arayan bir yapıdadır. Bu özelliğinden dolayı insanoğlu, gerek gayrı ihtiyari gerekse doğrudan yaşamında değişime gitmektedir. Örneğin insan; hayat boyu fiziksel bir değişim yaşar, bulunduğu ortama doğaya ve çevresine diğer canlı türleri gibi uyum sağlar, ayrıca bilim ve teknolojiyle gelen yeniliklere uyar onları hayatına katar, her geçen gün yeni yeni bilgiler öğrenir, gün gelir yıllardır sürüp giden kendisiyle adeta özdeşleşmiş alışkanlıklarını dahi terk eder, değiştirir vs. Görüldüğü üzere insanoğlu birçok alanda değişimi yaşamaktadır. Ancak bütün bu değişimler ve değişim alanları günümüzde arzu edilen haliyle insanlığa algılatılmak istenildiği gibi sınırsız ve sonsuz değildir, olmamalıdır da. Değişim; insanlık ve ülkeler adına kırmızıçizgilerle hatları koyuca çizilmiş alanlara girmemesi şartıyla makuldür. Toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşam alanlarında değişimi önceleyip geliştirmek bir yurttaş olarak görevimiz iken; değerlerimizi, her dönem için yaşanıp yaşatılması ve muhafaza edilmesi gerekli kıymetlilerimiz olarak görmek de boynumuzun borcudur. Asıl önemli olan milletleri millet yapan ortak değerlerden taviz vermeksizin, onları değişen ve gelişen şartlara ezdirmeden toplum nazarında geçerliliklerini her daim sağlayabilmektir.

Toplumların yapısal görüntüleri; değişimi ne derece arzulayıp arzulamadıklarını, değişime ne kadar açık olup olmadıklarını çok rahat gözler önüne sermektedir. Bazı toplumlar değişime sonuna kadar açıkken; bazıları ise değişime oldukça kapalı ve ihtiyatlıdırlar. Bizde ise durum oldukça esnek bir haldedir. Özellikle son yüzyılda kültürün maruz kaldığı aşırı yozlaşma, ondaki değişim direncini kırmıştır. Toplumların yapılarında buna benzer meydana gelen değişimler, milletlerin millet olma yolundaki temel taşlarını zedelemiştir. Bu değişimlerin tabi ve gerekli olduğunu savunan avaneler, genelde “Dünyada değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu” basmakalıbını tekrar eder dururlar. Dünyada pek çok şey değişmektedir. Dünyanın nüfusu, iklimi, bitki örtüsü, doğası, ülkelerin sınırları, bilimi ve teknolojisi vs bunlar tabi olan değişimlerdir. Ancak bu değişim rüzgârının kültürel değerler alanlarında da etkili ve verimli olmasının arzu edilmesi ve buna yönelik gizli ve açık çalışmaların düzenlenmesi öncelikle toplumların milli ve kültürel bütünlüklerini zedelemekte akabinde de üniter yapıya zarar vermektedir. Yaşamda birçok nicel durum doğası gereği değişmekte ve değişmek zorundadır; ancak milletlerin karakterleriyle özdeşleşmiş olan değerler ve tüm insanlık için ortak, geçerli ve bağlayıcı kabul edilen evrensel kriterler değiştirilemezler ve değişime de zorlanamazlar. Çünkü toplumların kendine has değerleri değiştiği ya da milleti nazarında ehemmiyeti yok edildiği takdirde kendilerini kurtlar sofrasında bulmaları işten bile değildir.

“Devamı Haftaya”