Türk ve İslam mefhumları; iç içe geçmiş, karşılıklı fayda sağlayacak düzeyde birbirlerini destekleyen, tamamlayan ve müthiş derecede geliştiren iki büyük hazinedir. Bu iki kavramın ayrılığı ya da bağımsız fiiliyatı zamanla kitleleri birçok yönden zayıflatmış hatta onları yok olma süreçlerine itmiştir. Bu kavramlar Türk Milleti adına et ve tırnak gibi ayrılmaz bir bütündür. Türk milleti altın çağlarını İslam hassasiyetine bezendiği dönemlerde yaşamıştır. Türklüğün İslam’la sentezi hem Türklüğü hem de İslamiyet’i yüceltmiştir. Tarih Türk’ün İslam’la, İslam’ın da Türk’le şahlandığını bizlere her fırsatta gösterir. Türklük ve İslam; birbirleri için var olmuş olan bu iki şuurun her biri gücünü bir diğerinden almaktadır. Bu harika sentezin zaman içerisinde ortaya çıkardığı verimli ürünler, tabiatıyla kimilerini rahatsız etmektedir. Bu gerçekliği çok iyi araştıran, gören ve analiz eden iç ve dış odaklar, zamanla Türk Milleti’ni zayıflatmak için öncelikle O’nun beslenme ve güç kaynaklarını tıkama ve ayrıştırma yollarına gitmişlerdir. Türk’ü İslam’dan, İslam’ı da Türk’ten uzaklaştırma politikaları uğruna geçmişte ve günümüzde akla hayale gelmedik oyunlar tertip edilmektedir.
Bugün Türklüğü İslam’dan soyutlamak için İslamiyet’in hükümleri, “Arap Kültürü” olarak milletimize lans edilmek istenmektedir. Neticede İslam’da yer alan hükümlerin, dinle alakasının olmadığı, Arap Kültürü’nün etkisinde kalınarak bu hükümlerin ve İslam dininin oluştuğu algısı insanlarımıza yerleştirilmek istenmektedir. Öte yandan dini yönü baskın olan guruplara da İslam’dan Türklüğü ıraklaştırmak için Türklüğün “Irkçılıkla” eşdeğer olduğu algısı yerleştirilmeye çalışılır. Özellikle Türklüğün ırkçı bir kavram ve düşünceden meydana geldiği, Müslüman âlemini kucaklayıp bir çatı altında toplayamayacak derecede ayrıştırıcı olduğu her fırsatta dillendirilmek istenir. Bu sayede Türk Milletinin Türkçülük yönünü basite alma arzusu güdülür. Bu milletin düşmanları bu iki kavramın sentezinden oldukça rahatsız olmakla beraber, yalnızlaşmaları yönünde şiddetli bir arzu beslemektedirler. Öyle ki insanlar; Türk olmaktan, Müslüman olmaktan utandırılmak ve bu kavramların içi boşaltılarak aşağı, bayağı gösterilmek istenmektedir. Değerlerine sadık olan ve kesinlikle onlardan taviz vermeyen kitleler “Yobaz-Gerici” diye nitelendirilirken, tam tersi meziyetlere sahip olanlar “İlerici” vasfı ile topluma yansıtılmaktadırlar. Bu noktada Ömer Seyfettin’in şu sözü duygulara tercüman nitelikte: “İslamcılık adı altında Türk düşmanlığı yapan soysuzlardan nefret ediyorum. Türkçülük adı altında İslam düşmanlığı yapan dinsizlerden nefret ettiğim gibi.”
İslam, en güzel haliyle Türk’te vücut bularak kendisine sonsuz hareket imkânı ve alanı bulmuştur. Türkler bin yıl boyunca İslamiyet’in sancaktarlığını yaparak, Hindistan’dan Balkanlara kadar İslamiyet’i yaymada öncü olmuşlardır. Türk’ün karakteristik yapısına yakışan en güzel meziyetler İslam’da yer almaktadır. Bu iki kavramın sentezi sonucu Türlükte ve İslamiyet’te yer alan ülküsel özellikler, birbiriyle örtüşerek insanımızda müthiş bir manevi güç kaynağı meydana getirmiştir. Türkler, kendilerinde var olan “Cihan Hâkimiyeti” anlayışını Müslüman olduktan sonra İslamiyet’tin mücadeleci ruhu “Cihad” anlayışı ile bütünleştirmeyi başarmış; bu sayede gücünü doğru bir zemine oturtmuştur. Yani anlamlı bir ülkü uğruna “İlay-ı Kelimetullah” yolunda bütün dünya Türk’ün cengâverliğini konuşur olmuştur. “Devamı Haftaya”