Dünya ülkelerinde ve toplumlarında süre gelmekte olan değişimlerin perde arkasındaki aktörleri “kapitalizm, modernizm ve popüler kültür” üçlemesidir. Neden üçleme diyorum? Çünkü birbirlerini her alanda destekleyen, aynı amaca hizmet eden ve varlıkları birbirine dayanan ayrılamaz üçlüler oldukları için. Bu üçlemenin en temel ortak amacı; toplumları sürekli tüketen ve tek tip insanlar olarak standartlaşmış kitlelere dönüştürerek düzene her daim itaat eden bireyler oluşturmaktır. Mevcut anlayışın görev paylaşımında Kapitalizm; bu ayrılmaz üçlemenin en önemli mali kaynağıdır. İnsanlığa her zaman yeni yeni ürünler sunar ve bunların vakit kaybetmeden para kaynağına dönüştürülmesini ister. Bu noktada modernizm; popüler kültürün insanları etkileyip amaçlanan alanlara kanalize edeceği sahalar için gerekli olan alt yapıyı oluşturur. Örneğin mevcut kitlelerin köyden şehre göç etmeleri, toplumun temel birimi olan aile yapılarını çekirdek ailelere dönüştürmeyi ya da kullanılacak olan dijital yapıların geliştirilmesi gibi işlerle meşgul olur. Popüler kültür ise işin cilalı ve boyalı görünen kısmıdır. Sosyal medya ve reklamlar aracılığı ile kitlelerde sürekli bir satın alma arzusunu hep diri tutar.
Kapitalist düzende, sistem kendi içerisinde gönüllü modern kölelerini oluşturmaktadır. Çünkü modernizm, insanlardan aralıksız bir şeylere sahip olmalarını, hatta ihtiyacı olmasa bile, onları kullanmasa bile sadece sahiplenilmesinin insan için yeterli olacağı kanısını yerleştirir. Ondan devamlı tüketmesini ister. Popüler kültür de kitle iletişim araçları ile sanal bir kültür oluşturarak insanlarda beğenme ve tüketme isteklerini depreştirir. Özellikle sosyal medya mecralarını etkili kullanarak insanların belirli uygulamaları yapması için onları yönlendirir. Bu şekilde standartlaştırma yoluyla toplumda istedikleri tek tip birey türlerinin oluşumunu sağlar. Bunun sonucunda herkesin aynı şeyleri beğenmesini, herkesin aynı şeylerden haz almasını, sahip olma arzularının hiç bitmemesini; ola ki sahip olunamazsa hiç kurtulamayacakları bir huzursuzluğun kendilerini gelip yakalayacağını hep bilmelerini istemektedirler. Bu düzende insanlar, standartlaştırılmış bir sistemin küçük bir dişlisi pozisyonunda tüketim çılgınlıklarına cevap verebilmek için sürekli çalışıp, çabalamaktadırlar. Hep bir şeyleri alma, tazeleme arzusu insanları daha çok hırslandırmakta ve daha çok kazanma yollarına itmektedir. İnsanlar, modern köleler olarak kendileri için standartlaştırılmış hayat tarzını yakalayabilmek, belirli ritüelleri yapabilme adına sürekli bir çaba içerisindedirler. Bu düzen insanları gün geçtikçe materyalist bir anlayışa sürüklemektedir. Manevi değerler, sistemli olarak itibarsızlaştırılmakta ve değersizleştirilmektedir. Çünkü insanlığın en değerli kaynağı olan “zaman” mefhumu ne yazık ki bireylerin bitmek-tükenmek bilmeyen arzularının peşinde heba edilmektedir. Peki, bunlara mukabil ne mi sunulmaktadır? Değerler hükmünde “Güç ve Para”, zihni algılama sürecinde ise sekülerizm (dünyacılık) anlayışı. Bu iki durum insanlarda hâkim kılınmak istenmektedir. Bu mantalite ile gelenekçilik kisvesinden uzaklaştırılan her şey zamanla maddeleştirilmektedir. Günümüzde insanlar, ölümün kaçınılmaz bir son olduğu gerçekliğini göz önünde bulundurarak bu dünyada sadece ve sadece kendileri ve aileleri için var olduklarını; sarf edilen emek ve özverilerinin de yine kendisi ve ailesinin arzularını yerine getirmek adına anlamlı geldiğine inanmaktadırlar.
Bugün insanlığa biçilmiş seküler ve materyalist bir hayat düzeni mevcut. İnsanlar bu düzen içerisinde yaşamaya mecbur bırakılarak, bu durum onlara zamanla kanıksatılıyor. Örneğin Batı’da ev kiraları oldukça yüksek meblağlarda, bundan dolayı evdeki birçok birey çalışmak zorunda kalıyor. Ev sahibi olabilmek için insanlar 25-35 yıl arası değişen zaman dilimleri süresince kredi ödemek zorundalar. Bu duruma araba, eğitim gibi başka giderler de eklenince insanlar uzun vadeli borçlandırılıyor. İnsanların ömürleri gelir ve gider dengelerini belirli bir oranda sabitleyebilmekle geçiyor. Ucu kaçarsa bir daha toparlanamayacaklarından adları kadar eminler. Çünkü sistemi terk etmek, her şeylerini kaybetmekle eş değer olduğunu çok iyi biliyorlar. Kendileri için belirlenmiş olan standartların dışına çıkabilmek oldukça zor. Bundan dolayı düzene tam itaat algısı bireylere yerleşmiş durumda.
“Devamı Haftaya…”